ŞADAN HERGÜNER
İletişim Danışmanı, Yazar, Eğitmen
* İletişim Danışmanlığı
* Özel Günler İçin Anı Yazarlığı
* Diksiyon, İletişim ve İçsel Gelişim Eğitimi
* İçsel Gelişim Danışmanlığı
* Profesyonel Sunum ve Seslendirme Hizmetleri
EN ÖZEL ANLARINIZI YAZIYLA ÖLÜMSÜZLEŞTİRİN
Her insanın hayatında özel anıları, başkalarıyla paylaşmak istediği duygu ve düşünceleri, ayrıcalığı olan yaşam kesitleri vardır. Ya da değer verdiği kişiler için hissettiklerini ölümsüz hale getirme isteği. Kimisi bunu kendi kalemiyle yazıya döker. Kimisi yazma yeteneği olmadığından bir anı yazarına yaptırır.
Yaşanan değerli anların, fotoğraflar ve video görüntüleri yanında yazılı olarak da kalıcı hale getirilmesi farklı bir güzelliktir.
Nişanlanacak veya evlenecek çocuğunuza, onun için hissettiklerinizi, düşünce ve dileklerinizi, paylaştığınız sevinçli, hüzünlü anılarınızı “Anı Yazısı” haline getirterek özel bir sürpriz yapabilirsiniz. Hatta tören anında bunun sesli olarak sunumunu yaptırabilirsiniz.
Nişanlınız ya da eşiniz olacak kişi için, duygu ve düşüncelerinizi, sizin için önemini, sevginizi “Anı Yazısı” olarak kaleme aldırıp, kendisine hediye edebilirsiniz. Dilerseniz tören sırasında sesli sunumunu yaptırarak faklı bir jest yapmış olabilirsiniz.
Çocuklarınızın mezuniyet törenleri, doğum günleri, sünnet düğünleri için özel yazılar hazırlatabilirsiniz. Fotoğraf albümlerindeki harika kareler için, harika cümleler yazdırabilirsiniz. Görsel kayıtlarınız için yazıların sesli sunumlarını yaptırabilirsiniz.
Yeni doğan bebeğiniz için, torunlarınız için, doğdukları ilk gün yaşananları içeren bir anı yazısı yazdırtabilir, onlara hediye edebilirsiniz.
14 Şubat Sevgililer Gününde, evlilik yıldönümlerinizde, sevgiliniz veya eşiniz için duygularınızı, sevginizi anlatan “Anı Yazısı” ile ona çok özel bir hediye sunabilirsiniz.
Kendi hayatınızdan sevdiklerinize kalmasını istediğiniz yaşam kesitlerinizi, deneyimlerinizi, en özel anılarınızı “Anı Yazısı” olarak hazırlatıp, sevdiklerinize bırakabilirsiniz.
Ben, “Anı Yazarı“ olarak bu en özel zamanlarınızı kaleme alıyorum. Profesyonel sunucu olarak da dilerseniz sesli sunumlarını yapıyorum.
Bebekler, dünyanın en temiz ve güzel yaratılmış varlıları. Ne büyük istek ve sevgiyle getiriyor anne, babalar onları dünyaya. Kimisi çok uzun süre bekleniyor gelsin diye, kimisi sürpriz yapıp habersizce geliveriyor, kimisi de hesaplı kitaplı açıyor gözlerini dünyaya. Nasıl gelirlerse gelsinler, nurları ve güzellikleriyle pırıltılar saçıyorlar sevenlerinin yüreklerine. İlk ağlayışları, ilk bebek kokuları, ilk yıkanmaları, anne ve babalarının ilk kez kollarında oluşları… Hepsi ayrı bir anı. Onlara dünyaya gelişlerinde yardım eden doktorları, hemşireleri ve doğdukları sağlık kuruluşu.
İşte bu çok özel anları İletişim Uzmanı ve Yazar Şadan HERGÜNER”, yıllar sonrasına uzanacak bir “HOŞ GELDİN ANISI” yazısıyla kaleme alıyor.
ÖRNEK ANI YAZISI
SEVGİLİ DOĞA HOŞGELDİN
Işığınla, bereketinle, güzelliğinle hoş geldin Doğa bebek dünyamıza, ailene. Anneciğin ve babacığın çok beklemişler seni. Umut etmişler, dilemişler ve sonunda almışlar sana kavuşacakları haberini…
Ailen için sabırsızlıkla geçen sürecin sonunda …….. …..hastanesinde, 6 Ağustos 2009 sabahında saat 08.30 da doktor ….. …… anneciğinin karnından alıp, verdi seni Zeynep hemşirenin kucağına. Yıkadılar, giydirdiler seni ve 405 numaralı odada özlemle bekleyen anneciğinin kollarına bıraktılar. Babacığın da sabırsızlandı o an seni kucağına almak için. Paylaşılamadın Doğa bebek.
Sen dünyaya gelmeden 15 gün önce tanıştım ben annenle. Onunla birlikte ben de seslendim sana annenin karnındayken. “ Az kaldı Doğa bebek geliyorsun aramıza şimdiden çok seviyoruz seni.” Dedim. Minik bir tekmeyle cevap verdin bana, sanki duymuş gibi.
Güneşli bir Ağustos sabahına kendi güneşinle doğdun Doğa’cık. Sana verilen isim gibi bereketli, anaç olman dilekleriyle doğdun. Doğa Ana gibi her zaman taze, verimli ve sürekli olman istekleriyle geldin. Adın gibi bereketin de bol olsun. Burcunun yıldızı Güneş her zaman dünyana sıcacık doğsun. Aslan burcunun özelliklerinden liderlik sana hep yaraşır olsun.
İlk bebek kokunu içlerine, yüreklerine çeken anneciğin ve babacığına hayırlı evlat olman dileklerimle yazdım bu hoş geldin yazısını sana. İlk doğduğun günden geleceğine uzanmasını ve hep anımsanmasını dileyerek yazdım.
Doğa bebek, bahtın ve şansın hep açık, yüzün güler olsun. Şu anda etrafına saçtığın pırıltın, her zaman yanında olsun. Özün sözün bir, sevenin çok olsun.
Hoş geldin Doğa bebek, hoş geldin aramıza.
0 Yorum
Her zamanki gibi akşam yemeğini yine tek başına yiyordu. Haftada birkaç akşam geldiği bu restoran ona huzur veriyordu. Denizden gelen yosun kokusu, küçük dalgaların çıkardığı ses ve ılık rüzgârın yüzünde bıraktığı his onu mutlu ediyordu. Balığını yerken yanında içtiği bir kadeh buzlu rakı onu biraz rahatlatmıştı. Aslında alkolle arası hiç yoktu. Sıkıldığı zamanlarda, gevşemek için içerdi. Yoğun bir iş günü geçirmişti. Yorgundu. Onun yorgunluğu sadece fiziksel değildi. Yılların omzuna yığdığı yüklerin altında tek başına uğraş vermekten de yorulmuştu. Hayat yorgunuydu. “Elli yaşına gelmeden hayat yorgunu bir adam oldum, çıktım” dedi kendi kendine.
Kolay bir yaşamı olmamıştı Haluk’un. Erken sayılacak yaşta evlenmiş, 10 yıl sonra da boşanmıştı. 20 yaşında bir kızı vardı. Annesiyle yaşıyordu. Ama kızıyla hep çok yakın olmuştu. Haftanın birkaç gününü birlikte geçirirlerdi. Şimdi Amerika’da eğitim görüyordu. 15 güne kadar gelecekti Ceyda ile birlikte kısa bir tatil yapacaklardı. Çok özlemişti kızını. Ceyda, aşkla başlayıp, mutsuzluğa dönen ve ayrılıkla noktalanan bir evliliğin meyvesiydi. Haluk da isterdi kızının mutlu bir yuvada anne ve babasıyla büyümüş olmasını ama olamamıştı işte. Eski eşi Seçil ve Haluk zıt kutuplar gibiydi. Önce birbirlerini çekmiş, zaman içinde aralarındaki uyumsuzluk her ikisini de mutsuz edip, ilişkilerini yıpratınca boşanmışlardı. Seçil zor kadınlardandı. Otoriter, kendi kuralları olan, taviz vermeyi sevmeyen bir kadındı. Haluk ise tam tersiydi. Hayatı kurallarına göre yaşamayı sevmeyen, biraz uçarı, romantik, hoşgörüsü bol ve duygusal bir adamdı. Duyguları çoğunlukla mantığına oranla ağar basardı. Kadınlara da düşkündü. Evliliğinin ilk yıllarında karısına sadık kalmıştı ama sorunlar ortaya çıkıp, mutsuzluğu artıkça başka kadınlarla birlikte olmaya başlamıştı. Bu beraberlikleri hep cinsel birliktelikler aşamasında kalmış, duygusal bir ilişkiye dönmemişti. Seçil’in boşanma konusunda sorun çıkarmamasının en önemli nedeni, Haluk’un yıllarca devam eden bu kaçamaklarını sonunda öğrenmiş olmasıydı. Gururlu bir kadın olduğu için hemen boşanmayı istemişti. Seçil boşandıktan 5 yıl sonra ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilik ona iyi geldi, mutluydu. Haluk ise evlenmemişti. Bir dönem iş hayatında sarsıntılar yaşadı. Sorumluluklarından sıkılıp, işini boşlamak ona bu acılı dönemi getirdi. Toparlanması kolay olmadı. Alıştığı lükslerinden uzak oldu bir dönem. Daha mütevazı bir hayat yaşamak zorunda kaldı. Kızının okul masraflarına bile katkıda bulunamadı yıllarca. Bu süreç onu çok üzmüştü. İzlerini ve ezikliğini hala içinde hissediyordu. Neyse ki 5, 6 yıldır her şey yolunda gidiyordu. Hataları yüzünden bozduğu işini yeniden düzene koymak Haluk’a pahalıya mal olmuştu. Sağlığı bozulmuştu. Artık yüksek tansiyon hastasıydı. Kalbi de bir kez teklemişti. Ama şu aralar iyiyiydi. Yediğine, içtiğine dikkat ediyor, düzenli yaşamaya çalışıyordu.
Haluk yemeğini bitirmek üzereydi ki gözü denizin üzerinde batmakta olan güneşe takıldı. Bir gün daha bitiyor, gece yaklaşıyordu. Kalbi farklı bir sızıyla doldu birden. Ne kadar yalnız yaşadım ben bu hayatı diye düşündü. Aslında insanın doğumdan ölüme kadar yalnız olduğuna inanırdı. İlk kez böyle bir düşünce düştü aklına. Garipsedi. En güzel yıllarını üç, beş aylık ya da birkaç günlük ilişkilerle geçirmiş olduğuna hayıflandı. Anne ve babası hayattaydı ama Haluk onlara yeterince zaman ayıramıyordu. Buna da kızdı. Sanki kendini bilinçli olarak uzak tutmuştu birçok şeyden. Kendi kendine olmayı sevdiği içindi bu. Böyle olunca istediğini yapıyor, kimseye dert anlatmak zorunda kalmıyordu. Yakından ilgilendiği bir tek kızıydı. Onu hiç ihmal etmemişti.
Haluk “bencilim ben, kendim ve kızım dışında hiçbir şeye önem vermedim, hatalıyım” dedi sesli olarak kendi kendine. Oysa işleri yoluna girdiğinden beri daha ciddi bir ilişki yaşamayı seçebilirdi. Hatta evlenebilirdi. Ama yapmamıştı. Birine sorumluluk alarak bağlanmak ona zor geliyordu. Peki, nereye kadar böyle uçarı yaşayacaktı? Kendi başına buyruk olacaktı. Bir sonu olmalıydı. Çok geç olmadan sevdiklerine daha fazla zaman ayırmalı, hayatına bir çeki düzen vermeliydi. Ve Figen geldi aklına. Ona da haksızlık etmişti. Bağlanabileceğini anladığı anda uzaklaşmıştı Figen’den. Bir aydır çeşitli nedenler buluyor, görüşmüyordu. Evlilik dönemimden sonra yaşadığı en uzun süreli ilişkiydi bu. Figen, diğer birlikte olduğu kadınlardan farklıydı. Haluk bunun bilincindeydi. Uzun sürmesinin nedeni bu farktı. Ama bağlanmaktan korkmuştu. Şimdi yeniden düşündü. “Nereye kadar kaçacağım Figen’den veya ciddi bir ilişkiden? Yaşım elliye yaklaştı. Hala yalnız kalmak niye, yanında huzur bulduğum bir kadın varken üstelik” dedi kendine. Sağlığı için de düzenli bir yaşamı olmalıydı. Özgürdü, kimseye hesap vermiyordu fakat sıcak bir yuva özlemi duymuyor değildi. Anne ve babasının mutluluğunu, herkese parmak ısırtan beraberliklerini hatırladı birden. Onlar hala elele, göz gözeydiler. Haluk huzurlu, sıcak bir yuvada büyümüştü. O günlerin güzelliği sardı içini yeniden. Sonra Figen’in huzur veren içtenliğini düşündü. Yumuşacık bir kadındı. Yoğun çalıştığı bir işi olduğu halde beraberlikleri boyunca onu hiç ihmal etmemişti. Seçil’den daha uyumlu, hoşgörülüydü. Bu güne kadar Haluk’tan hiçbir isteği olmamıştı. Güzel olmasının yanında dürüst ve açık bir insandı. Figen’i anlamak çok kolaydı. Haluk’un ne zaman ne isteyeceğini bilir ve ona göre davranırdı.
“Hayır, daha fazla saçmalamayacağım. Figen gibi bir kadını bir daha bulamam. O, bir nimet benim için. Ben kalkmış, hala bağlanmaktan korkuyorum. Daha ne yaşayacaksam bundan sonra? Üstelik Ceyda da seviyor onu.” diye düşünerek telefonuna sarıldı Haluk ve Figen’i aradı. Sıcak bir sesle karşıladı Figen onu. Haluk, uygunsa ona gelmek istediğini söyledi. Ama Figen pek uygun değildi. Yarın sabah önemli bir toplantısı olduğunu, başka bir şehirde çalışmak üzere iş teklifi aldığını, gitmeye karar verdiğini yarınki, toplantıda bunu kabul ederek anlaşma yapacağını söyledi Figen. Biraz çalışıp, erkenden uyuyacağı için Haluk’un isteğini geri çevirdi.
Haluk şoke olmuştu telefonu kaparken. Figen’i kaybediyordu. Hiç bu kadar üzüleceğini düşünmemişti. Ani bir kararla kalktı yerinden. Hemen Figen’e gidip onu kalması ve kendisiyle evlenmesi için ikna etmeliydi. Haluk’u zor bir gece bekliyordu…
Şadan Hergüner
Kolay bir yaşamı olmamıştı Haluk’un. Erken sayılacak yaşta evlenmiş, 10 yıl sonra da boşanmıştı. 20 yaşında bir kızı vardı. Annesiyle yaşıyordu. Ama kızıyla hep çok yakın olmuştu. Haftanın birkaç gününü birlikte geçirirlerdi. Şimdi Amerika’da eğitim görüyordu. 15 güne kadar gelecekti Ceyda ile birlikte kısa bir tatil yapacaklardı. Çok özlemişti kızını. Ceyda, aşkla başlayıp, mutsuzluğa dönen ve ayrılıkla noktalanan bir evliliğin meyvesiydi. Haluk da isterdi kızının mutlu bir yuvada anne ve babasıyla büyümüş olmasını ama olamamıştı işte. Eski eşi Seçil ve Haluk zıt kutuplar gibiydi. Önce birbirlerini çekmiş, zaman içinde aralarındaki uyumsuzluk her ikisini de mutsuz edip, ilişkilerini yıpratınca boşanmışlardı. Seçil zor kadınlardandı. Otoriter, kendi kuralları olan, taviz vermeyi sevmeyen bir kadındı. Haluk ise tam tersiydi. Hayatı kurallarına göre yaşamayı sevmeyen, biraz uçarı, romantik, hoşgörüsü bol ve duygusal bir adamdı. Duyguları çoğunlukla mantığına oranla ağar basardı. Kadınlara da düşkündü. Evliliğinin ilk yıllarında karısına sadık kalmıştı ama sorunlar ortaya çıkıp, mutsuzluğu artıkça başka kadınlarla birlikte olmaya başlamıştı. Bu beraberlikleri hep cinsel birliktelikler aşamasında kalmış, duygusal bir ilişkiye dönmemişti. Seçil’in boşanma konusunda sorun çıkarmamasının en önemli nedeni, Haluk’un yıllarca devam eden bu kaçamaklarını sonunda öğrenmiş olmasıydı. Gururlu bir kadın olduğu için hemen boşanmayı istemişti. Seçil boşandıktan 5 yıl sonra ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilik ona iyi geldi, mutluydu. Haluk ise evlenmemişti. Bir dönem iş hayatında sarsıntılar yaşadı. Sorumluluklarından sıkılıp, işini boşlamak ona bu acılı dönemi getirdi. Toparlanması kolay olmadı. Alıştığı lükslerinden uzak oldu bir dönem. Daha mütevazı bir hayat yaşamak zorunda kaldı. Kızının okul masraflarına bile katkıda bulunamadı yıllarca. Bu süreç onu çok üzmüştü. İzlerini ve ezikliğini hala içinde hissediyordu. Neyse ki 5, 6 yıldır her şey yolunda gidiyordu. Hataları yüzünden bozduğu işini yeniden düzene koymak Haluk’a pahalıya mal olmuştu. Sağlığı bozulmuştu. Artık yüksek tansiyon hastasıydı. Kalbi de bir kez teklemişti. Ama şu aralar iyiyiydi. Yediğine, içtiğine dikkat ediyor, düzenli yaşamaya çalışıyordu.
Haluk yemeğini bitirmek üzereydi ki gözü denizin üzerinde batmakta olan güneşe takıldı. Bir gün daha bitiyor, gece yaklaşıyordu. Kalbi farklı bir sızıyla doldu birden. Ne kadar yalnız yaşadım ben bu hayatı diye düşündü. Aslında insanın doğumdan ölüme kadar yalnız olduğuna inanırdı. İlk kez böyle bir düşünce düştü aklına. Garipsedi. En güzel yıllarını üç, beş aylık ya da birkaç günlük ilişkilerle geçirmiş olduğuna hayıflandı. Anne ve babası hayattaydı ama Haluk onlara yeterince zaman ayıramıyordu. Buna da kızdı. Sanki kendini bilinçli olarak uzak tutmuştu birçok şeyden. Kendi kendine olmayı sevdiği içindi bu. Böyle olunca istediğini yapıyor, kimseye dert anlatmak zorunda kalmıyordu. Yakından ilgilendiği bir tek kızıydı. Onu hiç ihmal etmemişti.
Haluk “bencilim ben, kendim ve kızım dışında hiçbir şeye önem vermedim, hatalıyım” dedi sesli olarak kendi kendine. Oysa işleri yoluna girdiğinden beri daha ciddi bir ilişki yaşamayı seçebilirdi. Hatta evlenebilirdi. Ama yapmamıştı. Birine sorumluluk alarak bağlanmak ona zor geliyordu. Peki, nereye kadar böyle uçarı yaşayacaktı? Kendi başına buyruk olacaktı. Bir sonu olmalıydı. Çok geç olmadan sevdiklerine daha fazla zaman ayırmalı, hayatına bir çeki düzen vermeliydi. Ve Figen geldi aklına. Ona da haksızlık etmişti. Bağlanabileceğini anladığı anda uzaklaşmıştı Figen’den. Bir aydır çeşitli nedenler buluyor, görüşmüyordu. Evlilik dönemimden sonra yaşadığı en uzun süreli ilişkiydi bu. Figen, diğer birlikte olduğu kadınlardan farklıydı. Haluk bunun bilincindeydi. Uzun sürmesinin nedeni bu farktı. Ama bağlanmaktan korkmuştu. Şimdi yeniden düşündü. “Nereye kadar kaçacağım Figen’den veya ciddi bir ilişkiden? Yaşım elliye yaklaştı. Hala yalnız kalmak niye, yanında huzur bulduğum bir kadın varken üstelik” dedi kendine. Sağlığı için de düzenli bir yaşamı olmalıydı. Özgürdü, kimseye hesap vermiyordu fakat sıcak bir yuva özlemi duymuyor değildi. Anne ve babasının mutluluğunu, herkese parmak ısırtan beraberliklerini hatırladı birden. Onlar hala elele, göz gözeydiler. Haluk huzurlu, sıcak bir yuvada büyümüştü. O günlerin güzelliği sardı içini yeniden. Sonra Figen’in huzur veren içtenliğini düşündü. Yumuşacık bir kadındı. Yoğun çalıştığı bir işi olduğu halde beraberlikleri boyunca onu hiç ihmal etmemişti. Seçil’den daha uyumlu, hoşgörülüydü. Bu güne kadar Haluk’tan hiçbir isteği olmamıştı. Güzel olmasının yanında dürüst ve açık bir insandı. Figen’i anlamak çok kolaydı. Haluk’un ne zaman ne isteyeceğini bilir ve ona göre davranırdı.
“Hayır, daha fazla saçmalamayacağım. Figen gibi bir kadını bir daha bulamam. O, bir nimet benim için. Ben kalkmış, hala bağlanmaktan korkuyorum. Daha ne yaşayacaksam bundan sonra? Üstelik Ceyda da seviyor onu.” diye düşünerek telefonuna sarıldı Haluk ve Figen’i aradı. Sıcak bir sesle karşıladı Figen onu. Haluk, uygunsa ona gelmek istediğini söyledi. Ama Figen pek uygun değildi. Yarın sabah önemli bir toplantısı olduğunu, başka bir şehirde çalışmak üzere iş teklifi aldığını, gitmeye karar verdiğini yarınki, toplantıda bunu kabul ederek anlaşma yapacağını söyledi Figen. Biraz çalışıp, erkenden uyuyacağı için Haluk’un isteğini geri çevirdi.
Haluk şoke olmuştu telefonu kaparken. Figen’i kaybediyordu. Hiç bu kadar üzüleceğini düşünmemişti. Ani bir kararla kalktı yerinden. Hemen Figen’e gidip onu kalması ve kendisiyle evlenmesi için ikna etmeliydi. Haluk’u zor bir gece bekliyordu…
Şadan Hergüner
Seçimlere az bir süre kala ülkemizde yine hayrete düşürücü olaylar yaşanmaya başladı. Türkiye genelinde başta İzmir olmak üzere inanılmaz bir seçmen hareketliliği yaşanıyor. Seçmen listeleri askıdan indi inmesine de, listelere mezarlarında yatan insanlar da girdi. Yani kabirlerinden kalkıp, oy kullanmak için seçmen oldular. Üstelik bu sayı inanılması güç denecek bir rakam. Sadece İstanbul Küçükçekmece’de 1500 adet seçmen fazlası var. Bu seçmenler ya ölü ya da başka yerlere taşınmış insanlar.
İstanbul, İzmir, Ankara ve Türkiye’nin her yerinde bu rezillik yaşanıyor. Ve her nedense ölü insanların seçmen olması ilk kez yaşanıyor. Ölü seçmenlerin akrabaları, daha önce böyle bir şeyle karşılaşmadıklarını söylüyorlar. 10 yıl, 15 yıl, 25 yıl önce ölmüş insanlar birden seçmen oldular.
Hadi, kömür, para, altın, yiyecek yardımlarına alışmıştık da, ölü insanları kullanmak da ne oluyor? Bu nasıl bir vicdansızlıktır. Dünyadan çoktan ayrılmış olan bu insanların akrabalarını, çoluk çocuğunu üzmeye kimin hakkı var ki…
Hileyle, kandırmayla, türlü oyunlarla sonuç almak ne kadar mümkün?
Sahte olanlarla daha ne kadar yol alacağız. Seçmen sahte, zemzem suyu sahte, konuşulanlar sahte, yüzlerde ki maskeler sahte yaşanan hayatlar sahte kısacası yaşam sahte.
Bu yaşananlarla çocuklarımıza daha ne kadar yanlış örnek olmaya devam edeceğiz? Ülkemizi daha ne kadar komik duruma düşüreceğiz?
Kendimizi düşünmüyorsak, çocuklarımızı düşünelim. Yaşadığımız her sahteliğe artık yeter diyelim.
Şadan Hergüner
İstanbul, İzmir, Ankara ve Türkiye’nin her yerinde bu rezillik yaşanıyor. Ve her nedense ölü insanların seçmen olması ilk kez yaşanıyor. Ölü seçmenlerin akrabaları, daha önce böyle bir şeyle karşılaşmadıklarını söylüyorlar. 10 yıl, 15 yıl, 25 yıl önce ölmüş insanlar birden seçmen oldular.
Hadi, kömür, para, altın, yiyecek yardımlarına alışmıştık da, ölü insanları kullanmak da ne oluyor? Bu nasıl bir vicdansızlıktır. Dünyadan çoktan ayrılmış olan bu insanların akrabalarını, çoluk çocuğunu üzmeye kimin hakkı var ki…
Hileyle, kandırmayla, türlü oyunlarla sonuç almak ne kadar mümkün?
Sahte olanlarla daha ne kadar yol alacağız. Seçmen sahte, zemzem suyu sahte, konuşulanlar sahte, yüzlerde ki maskeler sahte yaşanan hayatlar sahte kısacası yaşam sahte.
Bu yaşananlarla çocuklarımıza daha ne kadar yanlış örnek olmaya devam edeceğiz? Ülkemizi daha ne kadar komik duruma düşüreceğiz?
Kendimizi düşünmüyorsak, çocuklarımızı düşünelim. Yaşadığımız her sahteliğe artık yeter diyelim.
Şadan Hergüner
Kriz... Evet son aylarda herkesin dilinde olan tek kelime. Krizle yatıyor onunla kalkıyoruz. Binlerce insan işinden çıkarıldı. Doğal olarak da onbinlerce insan çok zor durumda kaldı. Evli, iki çocuklu bir erkeğin işten çıkarılması demek, eşi de çalışmıyorsa, geçim sıkıntısına düşen 4 kişi demektir. Ülkemizin her yerinde bu sayı hızla artıyor.
Bu arada işsizler ordusunuz üyelerinden biri de benim. 4 aydır çalışmıyorum. Bu durumun zorluğunu çok iyi biliyorum. Günlerim internette kariyer ve iş ilanı olan sitelerde, uygun bir iş aramakla geçiyor. Üstelik vasıflı personel konumundayım. Ama, sonuç alamıyorum. Çünkü şirketler eleman almıyor. Alanlar da en düşük maaşı verebilecekleri kişileri arıyorlar.
Hadi iş buldun çalışıyorsun diyelim... Maaşını alabiliyor musun? Hayır. İnsanlar bir ay boyunca emekle, uğraşla çalışıyor. Ay sonu geldiğinde evine götüreceği, çoluk çocuğunun, evinin ihtiyaçlarını karşılayacağı maaşını ne yazık ki alamıyor. 3 - 4 aydır maaş alamadan çalışanlar var. Ama yine de bir işim var deyip, çalışmaya devam ediyorlar... Peki bu insanlar ne yapıyor? ne yiyiyor, ne içiyor, işine gitmek için yol parasını nerden buluyor, çocuklarını okula nasıl gönderiyor? Kocaman bir bilinmeyen...
Geçen gün herkesin ücretsiz ilan bıraktığı bir sitede iş ilanlarına bakıyordum. Okuduğum bir ilan yüreğimi acıttı, içimi yaktı. Aynen şöyle diyordu: "Acil iş arıyorum. Lütfen iş verin. Açım, var mı bunun ötesi..."
İşte Türkiye gerçeği. Biraz klasik oldu ama. Ne yazık ki durum bu. Ne kadar süreceği belli değil. Kimisi birbuçuk yıl devam edecek diyor. Kimisi, mayıs 2009 dan sonra düzelme başlayacak diyor. Kimisi de fazla abartmayalım, gelip geçecek diyor. Türk insanı olarak krizlere alışığız ya.
Herşey iyi güzel de karınları aç olan, çocuğunu doyuramayan, kirasını ödeyemeyen, sokakta kalmak durumunda olan insanlar ne yapacak? Bunu düşünen yok mu? Çok merak ediyorum.
Bu daha ne kadar gidecek. Aşsız, evsiz, barksız, parasız kalan insanlar nereye kadar dayanacak.
Hiç kimse bu durumdan korkmuyor mu? Gerçekten merak ediyorum...
Şadan Hergüner
Bu arada işsizler ordusunuz üyelerinden biri de benim. 4 aydır çalışmıyorum. Bu durumun zorluğunu çok iyi biliyorum. Günlerim internette kariyer ve iş ilanı olan sitelerde, uygun bir iş aramakla geçiyor. Üstelik vasıflı personel konumundayım. Ama, sonuç alamıyorum. Çünkü şirketler eleman almıyor. Alanlar da en düşük maaşı verebilecekleri kişileri arıyorlar.
Hadi iş buldun çalışıyorsun diyelim... Maaşını alabiliyor musun? Hayır. İnsanlar bir ay boyunca emekle, uğraşla çalışıyor. Ay sonu geldiğinde evine götüreceği, çoluk çocuğunun, evinin ihtiyaçlarını karşılayacağı maaşını ne yazık ki alamıyor. 3 - 4 aydır maaş alamadan çalışanlar var. Ama yine de bir işim var deyip, çalışmaya devam ediyorlar... Peki bu insanlar ne yapıyor? ne yiyiyor, ne içiyor, işine gitmek için yol parasını nerden buluyor, çocuklarını okula nasıl gönderiyor? Kocaman bir bilinmeyen...
Geçen gün herkesin ücretsiz ilan bıraktığı bir sitede iş ilanlarına bakıyordum. Okuduğum bir ilan yüreğimi acıttı, içimi yaktı. Aynen şöyle diyordu: "Acil iş arıyorum. Lütfen iş verin. Açım, var mı bunun ötesi..."
İşte Türkiye gerçeği. Biraz klasik oldu ama. Ne yazık ki durum bu. Ne kadar süreceği belli değil. Kimisi birbuçuk yıl devam edecek diyor. Kimisi, mayıs 2009 dan sonra düzelme başlayacak diyor. Kimisi de fazla abartmayalım, gelip geçecek diyor. Türk insanı olarak krizlere alışığız ya.
Herşey iyi güzel de karınları aç olan, çocuğunu doyuramayan, kirasını ödeyemeyen, sokakta kalmak durumunda olan insanlar ne yapacak? Bunu düşünen yok mu? Çok merak ediyorum.
Bu daha ne kadar gidecek. Aşsız, evsiz, barksız, parasız kalan insanlar nereye kadar dayanacak.
Hiç kimse bu durumdan korkmuyor mu? Gerçekten merak ediyorum...
Şadan Hergüner
Çocuklar güzeldir. Kokuları mis gibidir. Suyun berraklığı, güneşin sıcaklığı gibidirler. Onları işlemesini bilmek gerekir. Çünkü onlar bir madendir. Aydınlığa açılan penceredir. Onlar çiçektir. Asla susuz kalmamalılar. Çocukları besleyen su, sevgi ve ilgidir. Bedenlerini yiyecekle beslediğiniz gibi ruhlarını da sevgiyle, ilgiyle beslemelisiniz. Sevilmek çocuğun gelişimi için gıda gibi gereklidir.
Susuz kalmış çiçeklere ne olur, bilirsiniz. Önce renkleri solmaya başlar, ardından yaprakları sararır, sonunda kuruyup ölürler. Çocuklar da böyledir. Gerçi aldıkları gıdalarla fiziksel bedenleri büyür, gelişir ama sevgi ile beslenmeyen ruhları ve yürekleri, sulanmayan çiçekler gibi solar.
Çocukların dünyaya bakış açıları farklıdır. Onların yürekleri daha bir canlı ve sevgiye hazırdır. Çocuklar saflığın ve temizliğin örneğidir. İçlerinde art niyet yoktur. Akıllarına geleni katıksız bir dürüstlükle söylerler. Çünkü onlar, eğer öğretilmediyse yalanı bilmezler. Sadece geniş bir hayal dünyaları vardır. Bazen çocuğunuz için, “Bunları nasıl uyduruyor?” dediğiniz olmuştur. Aslında o size yalan söylemiyor, yalnızca hayal dünyasından bilgiler aktarıyordur. O zengin bir dünyadır. İçinde pek çok arkadaş, oyuncak, farklı mekân hatta başka bir anne ve baba bile barındırır.
Çocuklar melek gibidir. Her çocuk dünyaya iyi olmak üzere gelir. İyiye ve güzele eğilimlidir. Ta ki yanlışlar öğretilinceye kadar. Yanlış yapmayı bir kez büyüklerinden öğrendi mi, “Onlar bunu yapıyor, öyleyse ben de yapabilirim” dedi mi iş bitmiştir. Artık çocuk öğrenilmiş hataları, yanlışları yapmakta sakınca görmez. Peki, suç onun mu yoksa dikkatli olmayan anne ve babasının mı? Tabi ki onun değil. Masum bir yavruya gerekli değerleri veremez, ruhunu sevgi ve ilgiyle besleyemez, öğrenilmiş hatalar içinde büyümesine neden olursanız, ondan ne bekleyebilirsiniz? Büyüyünce kendisi doğruyu bulabilir diyerek, doğru insan olmasını bekleyemezsiniz. Bu hata olur. Özellikle yalan söylemeyi, gerçekleri saklamayı, dayak atmayı, kavga etmeyi, haksızlık yapmayı, başkasının malına zarar vermeyi sizden öğrenmişse, ondan dürüst ve doğru insan olmasını asla bekleyemezsiniz.
Çocukların ilk öğretmenleri anne ve babalarıdır. Sevmeyi, saygıyı, doğruluğu, paylaşmayı ve daha pek çok şeyi aile içinde öğrenirler. Üstelik onlar güçlü bir alıcı ve kaydedici gibidirler. Hemen öğrenirler. Bir birey olmayı da aile içinde öğrenirler. Bilgiye açtırlar sürekli sorarlar. Oysa bazı anne, babalar bu sorulardan sıkıldıkları için ya cevap vermezler ya da çeşitli nedenlerle çocuklarını başlarından savarlar. Günümüz koşullarında zorluklar içinde çalışan, yorulan, yaşam savaşında didinen çiftler biraz da haklı olarak eve geldiklerinde, rahat etmek isterler. Çocuk dırdırından rahatsız olurlar. Onlara yeterli zamanı ayıramazlar. Gerçi tüm anne ve babaların böyle olduğunu söyleyemeyiz. Bir çocuk yetiştirmenin ne anlama geldiğini bilen eğitimli, özverili çiftler de var. Çalışma hayatının güçlüklerine rağmen dengeleri kuranlar var. Demek ki istendiğinde bu denge kurulabiliyor. O halde niye her çift bunu yapamıyor? Tek bir nedeni var, eğitimsizlik. Sağlıklı bir yaşam için iletişim kurmayı bilmemek. Doğru iletişim içinde çocuk yetiştirmeyi öğrenmemiş olmak.
Anne ve babaların öncelikle şunları sorgulaması gerekir. Biz neden çocuk sahibi olduk? Yaşamanın gittikçe zorlaştığı şu dünyaya neden çocuk getirdik? Bu iki sorunun yanıtını açık yüreklilikle vermek gerekir. Pek çok çift için öncelikli neden, çocuk sevgisini tatmak, onu doyasıya sevmektir. Sonraki neden, yaşlandıklarında kendilerine bakabilecek, en azından yardımcı olabilecek çocuklara sahip olmaktır. Aslında bunun garantisi yoktur ama nedenlerden birini oluşturur. Önemli bir diğer neden de soylarını devam ettirmektir.
Bu bağlamda baktığımızda hiçbir çocuk kendi isteğiyle dünyaya gelmiyor. Çiftler istedikleri için, aile bağı oluşturmak için çocuk sahibi oluyorlar. Hatta yolunda gitmeyen evliliklerini kurtarmak için bile çocuk sahibi olanlar var. Oysa ne yanlış bir düşüncedir. Çünkü bu geçici çözümlerin sonunda, anne ve babası boşanmış veya çok huzursuz ortamda büyümek zorunda kalmış sorunlu ve mutsuz çocuklar ordusu hızla artıyor. Bu çocuklar daha sonra birer yetişkin olarak topluma katılıyor.
Anne ve babaların çocuk sahibi olmadan önce düşünmeleri gereken en önemli ayrıntı ise çocuğa gereken ilgiyi ve sevgiyi gösterip, gösteremeyecekleridir. Çünkü ilgi ve sevgi görmeden büyüyen çocuklar, sorunlu yetişkinler olacaktır. Özellikle evlilikleri rayına oturmamış çiftler çocuk yaparak, onları mutsuz ve huzursuz bir aile ortamına mahkûm etmemeliler. Boşandıkları zaman da çocuklarını anne veya babasından ayrı yaşamak zorunda bırakmamalılar. Kısaca ziyan etmek için dünyaya çocuk getirmemeliler.
Çocuk sahibi olacak çiftler bilinçli olarak yaptıkları bu seçimin gereğince her şeyi göze almalılar. Çocuklarıyla bir plan içeriğinde ilgilenmeliler. Onların sorularına sıkılmadan cevap vermeli ve çocuklarına kendi davranışlarıyla örnek olmalılar. Çocuklarını bir birey olarak görmeli, onun da bunu anlamasını sağlamalılar. Zaman ayırarak, çocuklarıyla oynamaları, gezmeleri ve onlara doğru değerleri vermeleri gerekir.
Çocuğa iyi bir eğitim veremeyecek, onu hayata hazırlayamayacak, hepsinden önemlisi onu sevip ilgi gösteremeyecek çiftlerin çocuk sahibi olmaları, iletişim kuramayan, mutsuz ve kendini değersiz hisseden insanların çoğalmasına neden olacaktır. Oysa çiftlerin çocuklarına sevgiyi, sevmeyi öğretmeleri, gerekir. Bunu öğrenen çocuk çevresine sevgi verir. Sevgi ve ilginin verdiği güven duygusuyla büyüyen çocuk, ilerde kendi çocuklarını da böyle büyütür. Bunları öğrenmeden büyüyen çocuk, sonraki yıllarda gerek anne, babasıyla gerekse başka insanlarla iyi bir iletişim içinde olamayacaktır. Küçük bir çocukken, sorularına yanıt vermeyen, ilgi göstermeyen, başından savan anne ve babasına, hatta kendi çocuklarına bile ilgisiz bir yetişkin olabilecektir. Ruhu sağlıklı gelişmediği için kendisine de topluma da zararlı olacaktır. Kendisiyle barışık değil kavgalı, başaran değil kaybeden olacaktır.
Tüm bu doğruların ışığında çiftlerin çocuk sahibi olma konusunda, daha bilinçli ve gerçekçi olmaları gerekmektedir. Önce kendi aralarında doğru iletişim kurmayı öğrenmeliler. Kendilerini eğitmeliler. Ardından mutlu, dengeli ve başarılı çocuklar yetiştirmek için gerekli özverileri yapabilmeliler. Çünkü yanlış değerlerle, sevgisiz ve ilgisiz büyüyen bir çocuk, aynı özelliklere sahip başka çocuklar demektir.
Şadan HERGÜNER
Susuz kalmış çiçeklere ne olur, bilirsiniz. Önce renkleri solmaya başlar, ardından yaprakları sararır, sonunda kuruyup ölürler. Çocuklar da böyledir. Gerçi aldıkları gıdalarla fiziksel bedenleri büyür, gelişir ama sevgi ile beslenmeyen ruhları ve yürekleri, sulanmayan çiçekler gibi solar.
Çocukların dünyaya bakış açıları farklıdır. Onların yürekleri daha bir canlı ve sevgiye hazırdır. Çocuklar saflığın ve temizliğin örneğidir. İçlerinde art niyet yoktur. Akıllarına geleni katıksız bir dürüstlükle söylerler. Çünkü onlar, eğer öğretilmediyse yalanı bilmezler. Sadece geniş bir hayal dünyaları vardır. Bazen çocuğunuz için, “Bunları nasıl uyduruyor?” dediğiniz olmuştur. Aslında o size yalan söylemiyor, yalnızca hayal dünyasından bilgiler aktarıyordur. O zengin bir dünyadır. İçinde pek çok arkadaş, oyuncak, farklı mekân hatta başka bir anne ve baba bile barındırır.
Çocuklar melek gibidir. Her çocuk dünyaya iyi olmak üzere gelir. İyiye ve güzele eğilimlidir. Ta ki yanlışlar öğretilinceye kadar. Yanlış yapmayı bir kez büyüklerinden öğrendi mi, “Onlar bunu yapıyor, öyleyse ben de yapabilirim” dedi mi iş bitmiştir. Artık çocuk öğrenilmiş hataları, yanlışları yapmakta sakınca görmez. Peki, suç onun mu yoksa dikkatli olmayan anne ve babasının mı? Tabi ki onun değil. Masum bir yavruya gerekli değerleri veremez, ruhunu sevgi ve ilgiyle besleyemez, öğrenilmiş hatalar içinde büyümesine neden olursanız, ondan ne bekleyebilirsiniz? Büyüyünce kendisi doğruyu bulabilir diyerek, doğru insan olmasını bekleyemezsiniz. Bu hata olur. Özellikle yalan söylemeyi, gerçekleri saklamayı, dayak atmayı, kavga etmeyi, haksızlık yapmayı, başkasının malına zarar vermeyi sizden öğrenmişse, ondan dürüst ve doğru insan olmasını asla bekleyemezsiniz.
Çocukların ilk öğretmenleri anne ve babalarıdır. Sevmeyi, saygıyı, doğruluğu, paylaşmayı ve daha pek çok şeyi aile içinde öğrenirler. Üstelik onlar güçlü bir alıcı ve kaydedici gibidirler. Hemen öğrenirler. Bir birey olmayı da aile içinde öğrenirler. Bilgiye açtırlar sürekli sorarlar. Oysa bazı anne, babalar bu sorulardan sıkıldıkları için ya cevap vermezler ya da çeşitli nedenlerle çocuklarını başlarından savarlar. Günümüz koşullarında zorluklar içinde çalışan, yorulan, yaşam savaşında didinen çiftler biraz da haklı olarak eve geldiklerinde, rahat etmek isterler. Çocuk dırdırından rahatsız olurlar. Onlara yeterli zamanı ayıramazlar. Gerçi tüm anne ve babaların böyle olduğunu söyleyemeyiz. Bir çocuk yetiştirmenin ne anlama geldiğini bilen eğitimli, özverili çiftler de var. Çalışma hayatının güçlüklerine rağmen dengeleri kuranlar var. Demek ki istendiğinde bu denge kurulabiliyor. O halde niye her çift bunu yapamıyor? Tek bir nedeni var, eğitimsizlik. Sağlıklı bir yaşam için iletişim kurmayı bilmemek. Doğru iletişim içinde çocuk yetiştirmeyi öğrenmemiş olmak.
Anne ve babaların öncelikle şunları sorgulaması gerekir. Biz neden çocuk sahibi olduk? Yaşamanın gittikçe zorlaştığı şu dünyaya neden çocuk getirdik? Bu iki sorunun yanıtını açık yüreklilikle vermek gerekir. Pek çok çift için öncelikli neden, çocuk sevgisini tatmak, onu doyasıya sevmektir. Sonraki neden, yaşlandıklarında kendilerine bakabilecek, en azından yardımcı olabilecek çocuklara sahip olmaktır. Aslında bunun garantisi yoktur ama nedenlerden birini oluşturur. Önemli bir diğer neden de soylarını devam ettirmektir.
Bu bağlamda baktığımızda hiçbir çocuk kendi isteğiyle dünyaya gelmiyor. Çiftler istedikleri için, aile bağı oluşturmak için çocuk sahibi oluyorlar. Hatta yolunda gitmeyen evliliklerini kurtarmak için bile çocuk sahibi olanlar var. Oysa ne yanlış bir düşüncedir. Çünkü bu geçici çözümlerin sonunda, anne ve babası boşanmış veya çok huzursuz ortamda büyümek zorunda kalmış sorunlu ve mutsuz çocuklar ordusu hızla artıyor. Bu çocuklar daha sonra birer yetişkin olarak topluma katılıyor.
Anne ve babaların çocuk sahibi olmadan önce düşünmeleri gereken en önemli ayrıntı ise çocuğa gereken ilgiyi ve sevgiyi gösterip, gösteremeyecekleridir. Çünkü ilgi ve sevgi görmeden büyüyen çocuklar, sorunlu yetişkinler olacaktır. Özellikle evlilikleri rayına oturmamış çiftler çocuk yaparak, onları mutsuz ve huzursuz bir aile ortamına mahkûm etmemeliler. Boşandıkları zaman da çocuklarını anne veya babasından ayrı yaşamak zorunda bırakmamalılar. Kısaca ziyan etmek için dünyaya çocuk getirmemeliler.
Çocuk sahibi olacak çiftler bilinçli olarak yaptıkları bu seçimin gereğince her şeyi göze almalılar. Çocuklarıyla bir plan içeriğinde ilgilenmeliler. Onların sorularına sıkılmadan cevap vermeli ve çocuklarına kendi davranışlarıyla örnek olmalılar. Çocuklarını bir birey olarak görmeli, onun da bunu anlamasını sağlamalılar. Zaman ayırarak, çocuklarıyla oynamaları, gezmeleri ve onlara doğru değerleri vermeleri gerekir.
Çocuğa iyi bir eğitim veremeyecek, onu hayata hazırlayamayacak, hepsinden önemlisi onu sevip ilgi gösteremeyecek çiftlerin çocuk sahibi olmaları, iletişim kuramayan, mutsuz ve kendini değersiz hisseden insanların çoğalmasına neden olacaktır. Oysa çiftlerin çocuklarına sevgiyi, sevmeyi öğretmeleri, gerekir. Bunu öğrenen çocuk çevresine sevgi verir. Sevgi ve ilginin verdiği güven duygusuyla büyüyen çocuk, ilerde kendi çocuklarını da böyle büyütür. Bunları öğrenmeden büyüyen çocuk, sonraki yıllarda gerek anne, babasıyla gerekse başka insanlarla iyi bir iletişim içinde olamayacaktır. Küçük bir çocukken, sorularına yanıt vermeyen, ilgi göstermeyen, başından savan anne ve babasına, hatta kendi çocuklarına bile ilgisiz bir yetişkin olabilecektir. Ruhu sağlıklı gelişmediği için kendisine de topluma da zararlı olacaktır. Kendisiyle barışık değil kavgalı, başaran değil kaybeden olacaktır.
Tüm bu doğruların ışığında çiftlerin çocuk sahibi olma konusunda, daha bilinçli ve gerçekçi olmaları gerekmektedir. Önce kendi aralarında doğru iletişim kurmayı öğrenmeliler. Kendilerini eğitmeliler. Ardından mutlu, dengeli ve başarılı çocuklar yetiştirmek için gerekli özverileri yapabilmeliler. Çünkü yanlış değerlerle, sevgisiz ve ilgisiz büyüyen bir çocuk, aynı özelliklere sahip başka çocuklar demektir.
Şadan HERGÜNER
Ali, İzmir’in ilçelerinden Ödemiş’e bağlı bir köyde ailesinin beşinci ve son çocuğu olarak dünyaya geldi. İki ablası iki de ağabeyi vardı. Babası çiftçiydi. Annesi hem babasına yardım eder, hem de evi çekip çevirirdi. Tüm çocuklar okul zamanı dışında tarlada çalışır, aileye katkı sağlardı. O yıllarda köyde sadece ilkokul vardı. Ali’nin babası sinirli ve kaba bir adamdı. Çocuklarını sever ama kızdığı zaman onları dövmekten çekinmezdi. Hatta karısını da döverdi. Böyle bir aile yapısında büyüyordu Ali. İlkokulu bitirdikten sonra öğrenimine devam etmek için babası onu en büyük çocukları olan ve İzmir’de yaşayan Aysel’in yanına gönderdi. Aysel Ali’den 12 yaş büyüktü. İlkokul öğretmeniydi ve evlenmişti. O da ilkokuldan sonra başka bir şehirde yatılı okumuş, ailesinden epeyce kopmuştu. Aysel biraz asi, biraz uçarı bir ruha sahipti. Farklı bir dünyası vardı. Eşi Fuat mühendisti. Şehir dışı iş gezileri çok olurdu. Ama iyi bir insandı. Karısını da seviyordu. Evlilikleri iyi gidiyordu.
Ali okul için ablasının yanına geldiğinde 13 yaşındaydı. Sevinçliydi. Artık şehirde ve güzel bir evde olacak yeni bir yaşama başlayacaktı. Eniştesini de severdi. İyi anlaşırlardı. Ama ablasını fazla özgür, çok rahat, biraz da bencil bulurdu. Aysel’in çocuğu da olmuyordu. Fuat ise bunu sorun yapmıyordu.
Okul açıldı, Ali okula başladı ve kısa sürede uyum sağladı. Dersleri iyiydi. Sorunsuz bir çocuktu zaten. Ayda bir hafta sonları köye giderdi. İzmir’i de çok sevmişti. Kendine yapacak bir şeyler bulurdu okul dışında. Arkadaşlar edinmişti. Bu şekilde mutlu ve huzurlu bir 3 ay geçirdi. Ama bir gece tüm hayatı altüst oldu. Yaşadığı ve hiç anlam veremediği bir olayla küçük dünyası yıkıldı adeta.
O gece Ali, derslerini çalıştıktan sonra uyumak için odasına gitti. Eniştesi iş gezisindeydi. Yemekten sonra ablası da bir şeylerle uğraşmış sonra televizyon seyretmeye başlamıştı. Ali ona iyi geceler diledi ve yatmaya gitti. Saat 23.00 sularıydı, tam uykuya dalmak üzereydi ki, odasının kapısı açıldı gelen ablasıydı. Ali ona “Ne oldu abla bir şey mi var?” dedi. Aysel hiç cevap vermeden Ali’nin yatağına doğru geldi, üstündeki geceliği çıkardı ve çıplak olarak onun yanına uzandı. Çocuk şaşırmıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken ablası onu okşamaya başladı. Ali karşı koymak istedi, kaçmak istedi. Aysel onu engelledi. “ Buna alışman gerek, bak benim de senin de buna ihtiyacımız var, karşı koyman anlamsız, çünkü yapacaksın.” dedi. Ali korku ve dehşet içindeydi. 13 yaşında bir çocuk cinsellikle bu şekilde tanışıyordu. Yaşadığı şeyin ne olduğunu bile anlamamıştı. Ablası, eniştesinin iş gezilerinde olduğu zamanlarda ve Ali okuldan eve geldiğinde onu buna zorluyor, çok normal bir şey olduğunu söylüyordu. Çocuk bir gün ablasına, “Bu durumu babama söyleyeceğim.” dedi. Aysel’in cevabı ise çok acımasızdı. “Eğer söylersen ben de ona ve eniştene bunu senin bana yaptığını söylerim.” diyerek Ali’yi tehdit etti. Çocuk çaresizdi, okulu ordaydı ve bu evde kalmak zorundaydı. Anne ve babası bu durumu öğrenirse, hele eniştesi bilirse neler olurdu?
Ali okul dönüşlerinde eniştesi eve gelene kadar içeri girmemeye çalışıyordu. Ya bir yerlere gidiyor ya da apartmanın önünde yağmurda bile eniştesinin gelmesini bekliyordu. Aysel ona kızıyor,” Neden dışarıda duruyorsun yağmurda hasta olacaksın, eve gel.” diyordu. Ama onun düşündüğü şey kardeşinin hastalanması konusu değildi.
Birkaç ay sonra Aysel eve bir köpek aldı. Köpekleri çok seviyordu ve kocasını buna razı etti. Yine kocasının evde olmadığı bir gece, köpekle beraber Ali’nin odasına geldi. “ Bana yardım et köpekle seks yapacağım, onu tutmanı istiyorum.” dedi. Ali ikinci yıkılışı da bu gece yaşadı. Kaçmak istedi, yapmayacağını söyledi ama Aysel onu tekrar tehdit etti. Eli mahkûmdu, gözyaşlarına boğularak önce ablasının köpekle ilişki kurmasına yardım etti sonra da ablasının zorlamasıyla o ilişki yaşadı. Çocuğun küçük dünyası altüst olmuştu. Doğru ve yanlış karışmış, ne yapacağını bilmez hale gelmişti. Kendini derslerine veriyor başarılı olmaya devam ediyordu. Ama psikolojisi çok bozulmuştu. Tek tutunduğu şey okulu ve dersleriydi. Aysel ona
ensest ilişkileri ve hayvanlarla yaşanan cinselliği içeren videolar izletiyor, bunun çok doğal olduğunu, herkesin yaptığını anlatıyor ve ikna etmeye çalışıyordu.
Yıllar böylece akıp geçti. Ali lisenin ikinci sınıfında babasından ona ayrı bir ev tutmasını istedi ama babası bunu kabul etmedi. Ve sonunda lise bitti, Ali üniversite sınavlarında İstanbul’da bir okul kazandı ve oraya gitti. Bir daha Aysel ile iletişim içinde olmadı. Sadece bazen köyde aile içinde karşılaştılar.
Eğitimi tamamladıktan sonra İstanbul’da bir iş buldu ve oraya yerleşti. Ev düzenini kurdu. Artık kendine ait bir hayatı vardı. Mutlu olması gerekirdi ama değildi. Çünkü hiçbir kıza ilgi duyamıyor, bu anlamda ilişki yaşayamıyordu. Her kız ona Aysel gibi geliyordu. Ama cinsel yaşamı olması gerekiyordu. Bildi tek şey vardı bu konu da yapabileceği. Hayvanlar. Evet, bir köpek aldı evine ve onunla bir dünya kurdu kendine. Yıllar tekrar bu biçimde akmaya başladı. Yazları tatilde ailesine, köye gittiğinde bu kez daha farklı hayvanlarla cinsellik yaşadı. Onun yaşamı artık buydu. Başka seçeneği yoktu. Evinden köpek hiç eksik olmadı.
34 yaşlarındayken bir kadına ilgi duyar gibi oldu. Yaşadığı hayattan da kurtulmak istiyordu. Onunla bir ilişki yaşamaya başladı. Ama uzun süreli olamadı bu, başaramadı. 3 ay sonra bitirdi bu ilişkisini. Yeni bir köpek alıp eski yaşamına döndü. İş hayatı iyi gidiyordu. Tek tesellisi buydu. Aradan bir 10 yıl daha geçti. 44 yaşındaydı ve kendine ait evinde kendi ailesi olmadan yaşamaktan artık bıkmıştı. Bir kez daha denemek istedi hayat tarzını değiştirmeyi. İçten istedi bu kez, arınmak, temizlenmek istedi. Hiç kimseye anlatmadığı hikayesini, bir psikiyatri uzmanıyla da paylaşmaktan çekiniyor, utanıyordu. Çok güncel olan bir iletişim şeklini seçmeye karar verdi ve bir arkadaşlık sitesine üye oldu. Hiç tanımadığı insanlarla konuşmak, belki de ona yardımcı olabilecek bir kadın arkadaş bulmak istiyordu. İşte bu sırada Sema ile tanıştı. O bir iletişimciydi. İnsan ilişkileri güçlü, akıllı, eğitimli bir kadındı. Kısa bir süre sıradan şekilde yazıştılar internette ve arkadaş oldular. Ama bu arkadaşlık internette yazışmakla sınırlıydı. Hiç yüz yüze görüşmediler. Ali ona ısındı, içtenliğini ve samimiyetini hissetti. Sema’ya ilk önce kendini üstü kapalı olarak anlattı. Sadece köpeği ile nasıl bir ilişkisi olduğunu, bundan da kurtulmak istediğini söyledi. Sema ona çok ılımlı yaklaştı. Ürkütmeden, kınamadan ona ne yapması gerektiğini sadece tavsiye etti. Ali bir uzman doktora gitmek istemiyordu ama Sema’ya köpeğini evden göndereceğini ve bir daha bunu yapmayacağını söyledi. Ardından da Sema ile netteki iletişimini kesti. Sema ondan haber alamadığı için endişeliydi fakat aralarında iletişim kuracak başka bir kanal yoktu. 3 ay sonra bir gün Ali internette tekrar Sema’nın karşısına çıktı. Tatildeydi ve köyde ailesinin yanındaydı. Tekrar yazışmaya başladılar. Ali, Sema’ya söz verdiği gibi köpeğini 3 ay önce evden gönderdiğini ve bu süreçte hiçbir şekilde hayvanlarla cinsellik yaşamadığını, hatta şu an köyde olduğu halde iradesine sahip çıkıp bunu yapmadığını anlattı. Sema çok mutlu olmuştu. Ali’ye artık kadınlara ilgi duyması için bir şeyler yapmasını ve bir doktordan yardım almasını söyledi. Ali de bazı değişimler vardı ama yeterli değildi. İşte bu yazışmalar sırasında Ali Sema’ya, ablası ile yaşadıklarını niçin bugün bu halde olduğunu anlattı. Ve ona sordu “ Söyle bana sen benimle sevişebilir misin, bir ilişiki yaşayabilir misin?” Sema ne diyeceğini bilemedi ama ona “İletişimde kalalım ve tanışalım, ben sana yardımcı olmak istiyorum.” dedi. Sema’nın amacı onunla tanışmak, sapık bir ablanın kurbanı olan bu insanı tedavi olması için ikna etmekti. Ona ilgi duyar mıydı, ilişki yaşayabilir miydi? Bunları o an tahmin edemiyordu ama Ali’ ye yardım etmeyi çok istiyordu. Ali de belki bunları hissetmiş ya da sezinlemişti.
Sema günlerce Ali’nin internette olmasını bekledi, bir haber almak istedi. Ama Ali yine yok olmuştu. Ona mailler attı fakat yanıt alamadı.
Yüreğini acıtan, Sema’yı adeta isyan ettiren bu öykü onun içinde bir yara olarak kaldı. Çünkü Sema bir daha Ali’den hiç haber alamadı. Ali nerdeydi, iyileşebilmiş miydi, yaralarını sarmak için bir doktora gidip, hayatını özlemini çektiği şekle sokabilmiş miydi? Ne yazık ki Sema bunu hiçbir zaman öğrenemedi.
Şadan Hergüner
Ali okul için ablasının yanına geldiğinde 13 yaşındaydı. Sevinçliydi. Artık şehirde ve güzel bir evde olacak yeni bir yaşama başlayacaktı. Eniştesini de severdi. İyi anlaşırlardı. Ama ablasını fazla özgür, çok rahat, biraz da bencil bulurdu. Aysel’in çocuğu da olmuyordu. Fuat ise bunu sorun yapmıyordu.
Okul açıldı, Ali okula başladı ve kısa sürede uyum sağladı. Dersleri iyiydi. Sorunsuz bir çocuktu zaten. Ayda bir hafta sonları köye giderdi. İzmir’i de çok sevmişti. Kendine yapacak bir şeyler bulurdu okul dışında. Arkadaşlar edinmişti. Bu şekilde mutlu ve huzurlu bir 3 ay geçirdi. Ama bir gece tüm hayatı altüst oldu. Yaşadığı ve hiç anlam veremediği bir olayla küçük dünyası yıkıldı adeta.
O gece Ali, derslerini çalıştıktan sonra uyumak için odasına gitti. Eniştesi iş gezisindeydi. Yemekten sonra ablası da bir şeylerle uğraşmış sonra televizyon seyretmeye başlamıştı. Ali ona iyi geceler diledi ve yatmaya gitti. Saat 23.00 sularıydı, tam uykuya dalmak üzereydi ki, odasının kapısı açıldı gelen ablasıydı. Ali ona “Ne oldu abla bir şey mi var?” dedi. Aysel hiç cevap vermeden Ali’nin yatağına doğru geldi, üstündeki geceliği çıkardı ve çıplak olarak onun yanına uzandı. Çocuk şaşırmıştı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken ablası onu okşamaya başladı. Ali karşı koymak istedi, kaçmak istedi. Aysel onu engelledi. “ Buna alışman gerek, bak benim de senin de buna ihtiyacımız var, karşı koyman anlamsız, çünkü yapacaksın.” dedi. Ali korku ve dehşet içindeydi. 13 yaşında bir çocuk cinsellikle bu şekilde tanışıyordu. Yaşadığı şeyin ne olduğunu bile anlamamıştı. Ablası, eniştesinin iş gezilerinde olduğu zamanlarda ve Ali okuldan eve geldiğinde onu buna zorluyor, çok normal bir şey olduğunu söylüyordu. Çocuk bir gün ablasına, “Bu durumu babama söyleyeceğim.” dedi. Aysel’in cevabı ise çok acımasızdı. “Eğer söylersen ben de ona ve eniştene bunu senin bana yaptığını söylerim.” diyerek Ali’yi tehdit etti. Çocuk çaresizdi, okulu ordaydı ve bu evde kalmak zorundaydı. Anne ve babası bu durumu öğrenirse, hele eniştesi bilirse neler olurdu?
Ali okul dönüşlerinde eniştesi eve gelene kadar içeri girmemeye çalışıyordu. Ya bir yerlere gidiyor ya da apartmanın önünde yağmurda bile eniştesinin gelmesini bekliyordu. Aysel ona kızıyor,” Neden dışarıda duruyorsun yağmurda hasta olacaksın, eve gel.” diyordu. Ama onun düşündüğü şey kardeşinin hastalanması konusu değildi.
Birkaç ay sonra Aysel eve bir köpek aldı. Köpekleri çok seviyordu ve kocasını buna razı etti. Yine kocasının evde olmadığı bir gece, köpekle beraber Ali’nin odasına geldi. “ Bana yardım et köpekle seks yapacağım, onu tutmanı istiyorum.” dedi. Ali ikinci yıkılışı da bu gece yaşadı. Kaçmak istedi, yapmayacağını söyledi ama Aysel onu tekrar tehdit etti. Eli mahkûmdu, gözyaşlarına boğularak önce ablasının köpekle ilişki kurmasına yardım etti sonra da ablasının zorlamasıyla o ilişki yaşadı. Çocuğun küçük dünyası altüst olmuştu. Doğru ve yanlış karışmış, ne yapacağını bilmez hale gelmişti. Kendini derslerine veriyor başarılı olmaya devam ediyordu. Ama psikolojisi çok bozulmuştu. Tek tutunduğu şey okulu ve dersleriydi. Aysel ona
ensest ilişkileri ve hayvanlarla yaşanan cinselliği içeren videolar izletiyor, bunun çok doğal olduğunu, herkesin yaptığını anlatıyor ve ikna etmeye çalışıyordu.
Yıllar böylece akıp geçti. Ali lisenin ikinci sınıfında babasından ona ayrı bir ev tutmasını istedi ama babası bunu kabul etmedi. Ve sonunda lise bitti, Ali üniversite sınavlarında İstanbul’da bir okul kazandı ve oraya gitti. Bir daha Aysel ile iletişim içinde olmadı. Sadece bazen köyde aile içinde karşılaştılar.
Eğitimi tamamladıktan sonra İstanbul’da bir iş buldu ve oraya yerleşti. Ev düzenini kurdu. Artık kendine ait bir hayatı vardı. Mutlu olması gerekirdi ama değildi. Çünkü hiçbir kıza ilgi duyamıyor, bu anlamda ilişki yaşayamıyordu. Her kız ona Aysel gibi geliyordu. Ama cinsel yaşamı olması gerekiyordu. Bildi tek şey vardı bu konu da yapabileceği. Hayvanlar. Evet, bir köpek aldı evine ve onunla bir dünya kurdu kendine. Yıllar tekrar bu biçimde akmaya başladı. Yazları tatilde ailesine, köye gittiğinde bu kez daha farklı hayvanlarla cinsellik yaşadı. Onun yaşamı artık buydu. Başka seçeneği yoktu. Evinden köpek hiç eksik olmadı.
34 yaşlarındayken bir kadına ilgi duyar gibi oldu. Yaşadığı hayattan da kurtulmak istiyordu. Onunla bir ilişki yaşamaya başladı. Ama uzun süreli olamadı bu, başaramadı. 3 ay sonra bitirdi bu ilişkisini. Yeni bir köpek alıp eski yaşamına döndü. İş hayatı iyi gidiyordu. Tek tesellisi buydu. Aradan bir 10 yıl daha geçti. 44 yaşındaydı ve kendine ait evinde kendi ailesi olmadan yaşamaktan artık bıkmıştı. Bir kez daha denemek istedi hayat tarzını değiştirmeyi. İçten istedi bu kez, arınmak, temizlenmek istedi. Hiç kimseye anlatmadığı hikayesini, bir psikiyatri uzmanıyla da paylaşmaktan çekiniyor, utanıyordu. Çok güncel olan bir iletişim şeklini seçmeye karar verdi ve bir arkadaşlık sitesine üye oldu. Hiç tanımadığı insanlarla konuşmak, belki de ona yardımcı olabilecek bir kadın arkadaş bulmak istiyordu. İşte bu sırada Sema ile tanıştı. O bir iletişimciydi. İnsan ilişkileri güçlü, akıllı, eğitimli bir kadındı. Kısa bir süre sıradan şekilde yazıştılar internette ve arkadaş oldular. Ama bu arkadaşlık internette yazışmakla sınırlıydı. Hiç yüz yüze görüşmediler. Ali ona ısındı, içtenliğini ve samimiyetini hissetti. Sema’ya ilk önce kendini üstü kapalı olarak anlattı. Sadece köpeği ile nasıl bir ilişkisi olduğunu, bundan da kurtulmak istediğini söyledi. Sema ona çok ılımlı yaklaştı. Ürkütmeden, kınamadan ona ne yapması gerektiğini sadece tavsiye etti. Ali bir uzman doktora gitmek istemiyordu ama Sema’ya köpeğini evden göndereceğini ve bir daha bunu yapmayacağını söyledi. Ardından da Sema ile netteki iletişimini kesti. Sema ondan haber alamadığı için endişeliydi fakat aralarında iletişim kuracak başka bir kanal yoktu. 3 ay sonra bir gün Ali internette tekrar Sema’nın karşısına çıktı. Tatildeydi ve köyde ailesinin yanındaydı. Tekrar yazışmaya başladılar. Ali, Sema’ya söz verdiği gibi köpeğini 3 ay önce evden gönderdiğini ve bu süreçte hiçbir şekilde hayvanlarla cinsellik yaşamadığını, hatta şu an köyde olduğu halde iradesine sahip çıkıp bunu yapmadığını anlattı. Sema çok mutlu olmuştu. Ali’ye artık kadınlara ilgi duyması için bir şeyler yapmasını ve bir doktordan yardım almasını söyledi. Ali de bazı değişimler vardı ama yeterli değildi. İşte bu yazışmalar sırasında Ali Sema’ya, ablası ile yaşadıklarını niçin bugün bu halde olduğunu anlattı. Ve ona sordu “ Söyle bana sen benimle sevişebilir misin, bir ilişiki yaşayabilir misin?” Sema ne diyeceğini bilemedi ama ona “İletişimde kalalım ve tanışalım, ben sana yardımcı olmak istiyorum.” dedi. Sema’nın amacı onunla tanışmak, sapık bir ablanın kurbanı olan bu insanı tedavi olması için ikna etmekti. Ona ilgi duyar mıydı, ilişki yaşayabilir miydi? Bunları o an tahmin edemiyordu ama Ali’ ye yardım etmeyi çok istiyordu. Ali de belki bunları hissetmiş ya da sezinlemişti.
Sema günlerce Ali’nin internette olmasını bekledi, bir haber almak istedi. Ama Ali yine yok olmuştu. Ona mailler attı fakat yanıt alamadı.
Yüreğini acıtan, Sema’yı adeta isyan ettiren bu öykü onun içinde bir yara olarak kaldı. Çünkü Sema bir daha Ali’den hiç haber alamadı. Ali nerdeydi, iyileşebilmiş miydi, yaralarını sarmak için bir doktora gidip, hayatını özlemini çektiği şekle sokabilmiş miydi? Ne yazık ki Sema bunu hiçbir zaman öğrenemedi.
Şadan Hergüner
