İnsanın yüreğine de sevdiğine de söz dinletememesi kötüdür. Bu durum içinizi acıtır canınızı yakar ama bir türlü vazgeçemezsiniz. Çünkü onu seviyorsunuzdur.
“Aşkın gözü kördür” derler, doğrudur. Aşıksanız gözünüz ondan başkasını görmez. Dünya sanki onun etrafında dönüyordur. Sevmekse en büyük toleransların nedenidir. Seven insan vericidir, affetmeye hazırdır. Sevdiği onu üzse de, içini daraltsa da bir neden bulup onu bağışlamak ister. Karşılıklı yaşanan sevgilerde bu güzel bir durumdur ama karşılıksız olanlarda tam bir işkencedir. Bir de çok seven taraf sizseniz, sevgiliniz ya da eşiniz sizin kadar sevmiyorsa üstelik özverili değilse, işiniz zordur. Bu sevginin altında ezilen taraf siz olursunuz. An gelir yaşadığınız ezilmişlikler yüzünden çileden çıkarsınız. Size yaptığını ona yapmak, hayatı dar etmek istersiniz. Bir sürü planlar yaparsınız. Ama ufacık bir mutluluk anınız gelir aklınıza, eyleme geçemezsiniz. Sadece kendinizle hesaplaşıp durursunuz.
Yaşanan bu gelgitler ne yazık ki siz farkına varmadan size zarar verir. Bir yanda vazgeçemediğiniz sevdiğiniz, diğer tarafta “Topla artık kendini, bu sevdadan sana hayır yok.” diyen aklınız arasında kalırsınız. Can sıkıcı bir kısırdöngüdür yaşadığınız.
Başınızı iki elinizin arasına alır düşünürsünüz günlerce. “Onu hayatımdan çıkarırsam neler olur?” diye. Boşa koyarsınız dolmaz, doluya koyarsınız almaz. Onun yokluğundan dolayı çok acı çekeceğinizi düşünürsünüz ve bu acıyı göze alamayıp, “Yine özveriyi ben yapayım, yeter ki hayatımda olsun.” dersiniz. Sevdiğinizi bir kez daha affedersiniz.
Bir süre işler yolunda gider. Sanki onunla, yeni bir ilişkiye başlamış gibi hissedersiniz. O da size karşı biraz daha ılımlı olur. Ama bildiği bir şey vardır. Sizi tekrar üzdüğünde, zaafınızdan dolayı onu yine affedeceğiniz. İşte bu onun kalkanıdır. Onu özgürleştiren yanlışınızdır. Ne acıdır ki ilişkide az seven taraf bu kalkanı kullanmayı iyi bilir. Ve siz aynı gelgitleri yaşamaya devam edersiniz.
Peki, nereye kadar yaşanır bunlar? Bir sonu olmaz mı? Olur elbet. Ona olan sevginiz bittiği zaman sona erer. Ama bir takım nedenlerle sevgisi bitse de evliliğini tüm anlaşmazlıklara rağmen sürdüren insanlar vardır. Bu özel durumun dışında, sevginiz tükenince ona artık hayır dersiniz. Çünkü sürekli çekilen acılar gün gelir en yüce sevgileri bile bitirir. Fakat beraberinde sizi de bitirir. Yıllarınızı boşa harcarsınız.
İnsan hayatını, aldığı acı ve zevke göre yaşar. Acıdan uzak kalıp zevk alacağı şeylere yönelir. Şimdi bu kuralı az önce anlattığım konuya uyarlayalım. Bir ilişkide çok seven taraf, az sevene göre bu kuralı nasıl uygular bir bakalım. Çok sevdiği için kısa süreli yaşadığı zevklerini, çektiği acılara yeğler. Onu kaybederse sonunda büyük acı yaşayacağını düşünür, ayrılıktan kaçar. Bu, sadece iyi geçen günlerde yaşanan zevkli ve güzel anlar için yapılır. Yani kısa vade için yapılan seçimdir ve yanlıştır. Hayat, uzun süreçleri hesaba katarak yaşandığında daha güzeldir. Burada yapılacak iş aslında çok kolaydır. O anda alınan zevkle sonunda çekilecek acının yerini değiştirmek gerekir. Şu anda size zevk veren olay yerine kısa süre acı çekmeyi göze alıp, uzun süreler içinde çekeceğiniz acının yerine, zevk almayı başarabilmektir. Sizi üzen, hayatınızı zora sokan bir ilişkiyi boş yere, “Çok seviyorum, ayrılık acısına katlanamam” diye yaşamak yanlıştır. Böyle bir ilişkinin içinde uzun süre yıpranmak yerine, şimdi bir süre acı çekip, sonrasında zevkli bir başka yaşama yelken açmalısınız. Belki çok daha mutlu olacağınız, sizi de çok sevecek başka birisiyle birlikte olacaksınız. Neden kör topal yürüyen bir ilişkiyi götürmeye çalışasınız.
Size önerdiğim formül, beyin gücünüzü kullanmanın temelini oluşturur. Başardığınız anda hayatınızın değiştiğini göreceksiniz. Kesinlikle denemelisiniz.
Sevgiyle kalın…
Şadan Hergüner
Sıkı bir televizyon izleyicisi olduğumu söyleyemem. Ama ben de çoğunluk gibi akşam işten eve gelince televizyonu açarım ki; bu ana haber bülteni saati olur her zaman. Haberleri izlerim ya da yemek hazırlarken sesini dinlerim mutfaktan. Haberlerin dışında televizyonda izlediğim ise, birkaç dizi ve sinema filmidir.
Evde olsam bile gündüz saatlerinde televizyon izlemem. Çünkü yapacak daha önemli işlerim vardır. Yani günde 2–3 saatten fazla televizyon seyretmem. Zaten izlemem de olası değil. Neden derseniz hemen yanıtlayım; uzun reklam kuşakları yüzünden. Gerçi ben, bir medya çalışanıyım. Tüm yayın organlarının tek gelirinin reklam olduğunu biliyorum çünkü işin içindeyim. Ama aynı zamanda bir izleyiciyim ya da dinleyici veya okuyucu… Hatta iyi bir internet gezginiyim. Tüm araştırmalarımı öncelikle internette yaparım. Ne yazık ki orada da reklam çok… Artık bıktırıyor. Tıpkı televizyon gibi!
Bir dizi film normal şartlarda 50 dakikadır. Ama biz 2 saat boyunca izliyoruz. Nedeni, reklam kuşakları… Tanıtıcı reklam, açıklayıcı reklam, reklamları sunan reklam, reklamlar ve reklamları sona erdiren reklam derken bir reklam kuşağı 15 dakika sürüyor. Her 10 – 15 dakikada bir reklam kuşağı yayınlanıyor. Buna bir de televizyonların program tanıtımları ekleniyor. Reklam öncesi ve sonrası aynı tanıtımlar yayınlanıyor. Sanki biz embesil yaratıklarız, birkaç kez gösterildiğinde anlayamıyoruz da bir program içinde en az 5 kez görmek zorundayız gibi. Böylece reklam araları 20 dakikaya çıkıyor. Gel de izle programı veya filmi… Bu nedenle istesem de televizyon izleyemem. Daha doğrusu tahammül edemem. Oysa bana göre bu iş için uygulanacak farklı yöntemler var. Neden bunları yapmazlar bilmiyorum.
Gelelim para ödeyerek izlediğimiz televizyon kanallarına. Bunlara ne demeli? Kardeşim zaten abonelerinizden para alıyorsunuz. Hiç olmazsa siz biraz daha insaflı olun bu konuda. Yok ama yapmıyorlar. Bunların sadece sinema kanallarında film izlemek güzel, çünkü film boyunca reklam vermiyorlar, adam gibi izliyorsun. İşte bu yüzden televizyon izlemek istemiyorum.
Aslına bakarsanız, herkesin bildiği bir konu var. İzleyici, reklam kuşağı yayına girer girmez kanal değiştiriyor. Yani izlemiyor. Veya benim yaptığım gibi başka bir işle uğraşıyor. Ben ya okumam gereken bir şeyi okuyorum ya da evde yapmam gereken bir işi yapıyorum. Bunu bile bile aynı tas aynı hamam durumu devam ediyor. Farklılık yapılmıyor. Radyo kanallarında da durum aynı… Bir radyo programcısı olarak bunu da vurgulamalıyım.
Bu konuda söyleyecek fazla bir şey yok, izleyicinin biraz tepkisini artırması gerek diye düşünüyorum. Haaa, minikler, bebekler reklamlar karşısında oyalanıyor hatta yemeklerini bile yiyorlar ama olan biz yetişkinlere oluyor hem onlar gece saatlerinde yataklarında oluyorlar yani o saatte reklamın bebişlere de faydası olmuyor.
Sorun değil biz reklamlarıyla da izleriz televizyonu diyenler için sözüm yok da, benim gibi rahatsız olanların çok olduğunu belirtmekte fayda var diyorum. Onlardan biri de benim babam. Uzun zamandır bizim kanalları izlemiyor ya da çok sınırlı izliyor. Ben ondan daha dayanıklıyım ama dediğim gibi ancak geceleri, o da en fazla birkaç saat.
Sevgiyle kalın.
Şadan HERGÜNER
Keşke her günümüz bayram güzelliğinde olsa. Bu günlerde içimizi dolduran duygular her zaman bize eşlik etse de insan olduğumuzu ve insanlarla bir arada yaşadığımızı unutmasak. Her zaman birbirimize saygılı ve sevgili olsak. Paylaşımcı, düşünceli, hatır gönül bilir olsak. Anlayış ve hoşgörümüzü hep kullansak…
İnsanların birbirini hoşgörüyle kabullendiği, anlayışla karşıladığı bayram günleri, affetmeyi, kin duygusundan arınmayı, nefreti yok etmeyi sağlayan günlerdir. İşte bu nedenle diyorum, her günümüz bayram olsa da bizler daha anlayışlı, hoşgörülü, affedici olsak. Aile üyelerimiz, akrabalarımız ve sosyal çevremizle sağlıklı iletişimler kurabilsek. Çünkü bizler insani yönlerimizi geliştirdikçe, uzlaşmacılıktan uzak yanlarımızı törpüledikçe, başkalarının da bir can olduğunu kabullendikçe olgunlaşırız. Olgun ruha sahip insanın tüm iletişimleri daha iyidir, anlamlı ve bilinçlidir.
Yarın kutlayacağımız bir bayram var önümüzde. Bu bayramın hepimize güzel gelmesini diliyorum. Bize yaşatacağı manevi duyguların devamlı olmasını diliyorum. Bir de bayramlarımıza önem vermemiz, bayram geleneklerimizi yaşatmamız gerektiğini de unutmayalım istiyorum. Her toplum, her millet kendi gelenek ve görenekleriyle, kendi kültürüyle vardır. Bunları kaybedersek biz olmaktan çıkarız. Bize başkalarının biçtiği rolleri oynar, diktiği giysileri giyer, değerlerimizi yitirirsek ipleri çekilen kuklalara benzeriz.
Hepinizin Kurban Bayramını kutluyorum. Bayramların mutluluk ve huzur veren tatları her zaman sizinle olsun.
Sevgiyle kalın.
Şadan Hergüner
Yaşam savaşı verirken, yaşadığımız olayların, kendimizin, ailemizin ya da sevdiğimiz şeylerin ne kadar farkındayız diye düşündünüz mü? Aslında biz hayatı pek farkında olmadan yaşıyoruz. Çünkü sadece yapmamız gereken işlerin peşinde koşuyoruz. Tüm yaşamımız otomatik bir program içinde sürüyor. İşimizi sevmesek de çalışmak zorundayız. Gereksinimlerimizi karşılamamız için bu şart. Bir arada olduğumuz insanların sahte yüzünü bilsek de onlarla bağımızı sürdürmek zorundayız. Çünkü bu insanlar ya çalışma arkadaşlarımız ya görüşmemiz gereken yakınlarımız ya da sosyal hayatın içinde olan insanlar.
Yaşam savaşı içinde çoğumuz nelerden hoşlandığımızı, ne yapmak, nasıl yaşamak istediğimizi unutmuş durumdayız. İç dünyamızı değil dış dünyamızı önemsiyoruz. Sosyal maskelerimizi takıp hayatımızı sürdürüyoruz. İçinde olduğumuz toplum bizden nasıl davranmamızı istiyorsa, öyle hareket ediyoruz. İç dünyamızın yani canımızın isteklerini bastırıyor, başkalarının beklentilerine göre yaşıyoruz. Çalışma hayatımız, özel ve sosyal hayatımız hep bu beklentilere göre yaşanıyor. Hayatımızdaki insanlarla sosyal maskemizi takıp, iletişim kuruyoruz. O insanlar da aynısını yapıyor. Hayatlarımızı “Başkaları ne der?” anlayışına göre sürdürüyoruz. Toplumun az bir kesimi dışında, geri kalanı böyle yaşıyor. Durum bu olunca kendi iç dünyamızdan, diğer insanların iç dünyalarına açık iletişim kuramıyoruz. Nedeni; herkesin bazı korku ve kaygılar doğrultusunda, sosyal maskelerini takmak zorunda olması.
Gerçek olmayan yüzlerle kurulan iletişim sonunda insanlar kendilerini yalnız hissetmeye başlıyorlar. Bazıları evliliklerinde bile yalnız olduğunu düşünüyor. Çünkü çiftler arasında kurulan iletişim candan olmayıp, yüzeysel oluyor. Kişinin yalnızlığının nedenini, kendi özünden uzaklaşması ve kendine yabancılaşması oluşturuyor. Kendimizin farkında olmamak, canımıza önem vermemek bizi mutsuzlaştırıyor. İç ve dış dünyamız arasındaki fark, strese neden oluyor, sağlığımızı bozuyor. Bu kez yaşam monoton bir kısır döngüye dönüşüyor. Kişi bu duyguyu iç dünyasında yoğun yaşayıp, ruh ve beden sağlığını kaybetmeye başlıyor.
İç ve dış dünya arasındaki farkı şu örnekle açıklayalım: Kişinin iç dünyası iletişimde olduğu insana nefret duyarken, dış dünyasında sosyal maskesini takıp saygı göstermek zorunda kalması, kendisine olan saygısını ve dürüstlüğünü kaybetmesine neden oluyor. Hayatı böyle yaşayan, aşırı sosyalleşmiş insanlar iç dünyalarından uzaklaşıp, mutsuzluklarını hazırlıyorlar.
Sadece “Topluma uyum sağlamalıyım.” anlayışına göre yaşamak, kendimizin ve hayatın farkında olmadan yaşamaktır. Sağlıklı bir yaşam için canımızın isteklerine önem vermeliyiz. Özelliklerimizin, duygu ve düşüncelerimizin farkına varmalıyız. Çevremizdeki kişileri doğru algılamalıyız. İki insan arasında candan kurulan dürüst iletişim, karşıdaki insanın gerçekten farkına varabilmektir. Çünkü iletişim; birbirini fark eden iki insan arasındaki mesaj alışverişidir. Bu mesaj ne kadar açık ve doğru olursa iletişimden elde edilecek sonuç, o kadar gerçek olur. Candan cana kurulan iletişim, açmazları açan anahtardır. İkili ilişkilerde bunun önemi büyüktür. Sosyal maskelerin takılması gereken zamanlar olacaktır. Bazen karşımızdaki insanı üzmemek için veya ayıp olmaması için içimizden geldiği gibi davranamayız. Duygu ve düşüncelerimizi açıkça söyleyemeyiz. Bunlar yaşamın gerçekleridir. Doğru olan, sosyal maskeli iletişimin sürekli olmamasıdır. Sağlıklı, mutlu, başarılı hayatın sırrı, farkında olmak ve açık iletişim kurmaktır.
Hep candan ve içten olmanız dileğiyle.
Şadan HERGÜNER
Yaşam savaşı içinde çoğumuz nelerden hoşlandığımızı, ne yapmak, nasıl yaşamak istediğimizi unutmuş durumdayız. İç dünyamızı değil dış dünyamızı önemsiyoruz. Sosyal maskelerimizi takıp hayatımızı sürdürüyoruz. İçinde olduğumuz toplum bizden nasıl davranmamızı istiyorsa, öyle hareket ediyoruz. İç dünyamızın yani canımızın isteklerini bastırıyor, başkalarının beklentilerine göre yaşıyoruz. Çalışma hayatımız, özel ve sosyal hayatımız hep bu beklentilere göre yaşanıyor. Hayatımızdaki insanlarla sosyal maskemizi takıp, iletişim kuruyoruz. O insanlar da aynısını yapıyor. Hayatlarımızı “Başkaları ne der?” anlayışına göre sürdürüyoruz. Toplumun az bir kesimi dışında, geri kalanı böyle yaşıyor. Durum bu olunca kendi iç dünyamızdan, diğer insanların iç dünyalarına açık iletişim kuramıyoruz. Nedeni; herkesin bazı korku ve kaygılar doğrultusunda, sosyal maskelerini takmak zorunda olması.
Gerçek olmayan yüzlerle kurulan iletişim sonunda insanlar kendilerini yalnız hissetmeye başlıyorlar. Bazıları evliliklerinde bile yalnız olduğunu düşünüyor. Çünkü çiftler arasında kurulan iletişim candan olmayıp, yüzeysel oluyor. Kişinin yalnızlığının nedenini, kendi özünden uzaklaşması ve kendine yabancılaşması oluşturuyor. Kendimizin farkında olmamak, canımıza önem vermemek bizi mutsuzlaştırıyor. İç ve dış dünyamız arasındaki fark, strese neden oluyor, sağlığımızı bozuyor. Bu kez yaşam monoton bir kısır döngüye dönüşüyor. Kişi bu duyguyu iç dünyasında yoğun yaşayıp, ruh ve beden sağlığını kaybetmeye başlıyor.
İç ve dış dünya arasındaki farkı şu örnekle açıklayalım: Kişinin iç dünyası iletişimde olduğu insana nefret duyarken, dış dünyasında sosyal maskesini takıp saygı göstermek zorunda kalması, kendisine olan saygısını ve dürüstlüğünü kaybetmesine neden oluyor. Hayatı böyle yaşayan, aşırı sosyalleşmiş insanlar iç dünyalarından uzaklaşıp, mutsuzluklarını hazırlıyorlar.
Sadece “Topluma uyum sağlamalıyım.” anlayışına göre yaşamak, kendimizin ve hayatın farkında olmadan yaşamaktır. Sağlıklı bir yaşam için canımızın isteklerine önem vermeliyiz. Özelliklerimizin, duygu ve düşüncelerimizin farkına varmalıyız. Çevremizdeki kişileri doğru algılamalıyız. İki insan arasında candan kurulan dürüst iletişim, karşıdaki insanın gerçekten farkına varabilmektir. Çünkü iletişim; birbirini fark eden iki insan arasındaki mesaj alışverişidir. Bu mesaj ne kadar açık ve doğru olursa iletişimden elde edilecek sonuç, o kadar gerçek olur. Candan cana kurulan iletişim, açmazları açan anahtardır. İkili ilişkilerde bunun önemi büyüktür. Sosyal maskelerin takılması gereken zamanlar olacaktır. Bazen karşımızdaki insanı üzmemek için veya ayıp olmaması için içimizden geldiği gibi davranamayız. Duygu ve düşüncelerimizi açıkça söyleyemeyiz. Bunlar yaşamın gerçekleridir. Doğru olan, sosyal maskeli iletişimin sürekli olmamasıdır. Sağlıklı, mutlu, başarılı hayatın sırrı, farkında olmak ve açık iletişim kurmaktır.
Hep candan ve içten olmanız dileğiyle.
Şadan HERGÜNER
İnsanların hiçbir anlamda birbirlerini aldatmadıkları bir dünyada yaşamayı çok isterdim. Her şeyin açıkça yaşandığı, dürüst ilişkilerin kurulduğu bir yaşam nasıl olurdu? Şöyle bir düşününce, heyecanı ve adrenali az ama huzurlu ve güvenli olurdu sanırım. Beni kim, ne şekilde aldatacak diye bir korku olmazdı. Buna fazla kafa yormayalım çünkü mümkün değil. Çünkü günümüzde, herkes bir biçimde birilerini aldatıyor. Ben yazımda eşlerin yani kadın ve erkeğin cinsel anlamda aldatma nedenlerine değinmek istiyorum.
Önce bilimsel olarak sık görülen aldatma nedenlerinden bazılarını sıralıyım: Eş ile iletişim kuramama, duygusal anlamda yalnız bırakılma, aşık olma, cinsel sorunların varlığı, yasak aşkla gelen heyecan isteği, egonun tatmin edilme hissi, sürekli aldatma eğilimi, aldatan arkadaşları taklit etme isteği, karşı cinsin cazibesine kapılma ve daha başka nedenler…
Konu aldatma olunca önce erkekler akla geliyor. Çünkü onlar bu işi daha fazla yapıyor. Fakat erkeği aldatan kadının sayısı da az değil hani. Şimdi bu nedenleri biraz açalım:
Uzmanlar aldatmanın inanılmaz bir adrenalin yükselmesine neden olduğunu söylüyor, kadın ve erkeğin farklı nedenlerle aldattığını vurguluyorlar. Erkeklerin, cinsel açıdan değişiklik yaşama isteğiyle aldatırken, kadınların mutsuzluk ve umutsuzlukla aldattığını belirtiyorlar. Ve erkeklerin aldatmak için çok önemli bir nedene ihtiyaç duymadıklarını söylüyorlar. Sırf hava atmak, övünmek için aldatan erkekler var. Nedeniyse, ne kadar çok kadınla ilişkiye girilirse arkadaş çevresinde takdir görme oranı o kadar artıyor. Uzmanlar, çocuklukta yaşanan iç çatışmaların erkekleri aldatmaya ittiğini belirtirken, kadınların aldattığı zaman, duygularıyla toplumun baskısı arasında sıkıştıklarını, bu nedenle erkeklere oranla aldatmalarının daha zor olduğunu ve kadınların aldattıklarında çok dikkatli olduklarını, tüm ayrıntıları düşündüklerini söylüyorlar. Erkeklerdeyse bu tam tersi oluyor. Dikkatsizleşiyorlar. Yeni kıyafetler alıyorlar, tarz değiştiriyorlar, kendilerine bakıyorlar, şişmanlar hemen spora başlıyorlar. Ev dışında zaman geçirecek nedenler üretiyorlar. Bunlar, onları ele veriyor. Ama zaten bakımlı, kaliteli ve çok çalışan bir erkekse bunu çaktırmadan yapabiliyor.
Kadının aldatması için mutsuz, çaresiz olması gerekiyor. Kendinden yaşça büyük, sevmediği ama zengin bir erkekle evli ya da birlikte olan kadınlar, yaşlarına uygun sevgililer bulup onaları aldatabiliyor. Şiddete uğrayan, yalnız kalan, ilgi ve sevgi göremeyen, maddi zorluk çeken kadınlar da aldatabiliyor. Bu işi zevk için yapanlar da var. Fakat kadınların erkekler kadar sık aldatması, sadece zevk için yapması o kadar kolay olmuyor. Oysa erkekler bir kez aldatmaya başlarsa gerisini kolayca getirebiliyor.
İlk aldatma erkek için zor oluyor, suçluluk duyuyor. Aniden olduğunu söylüyor. Ama aklında aldatma eylemi var yani istemiş. Bir kez olup alışınca, sonradan gelenler kanıksanıyor. Çoğu, eşiyle yaşayamadığı cinsel tatları yaşamak için aldatıyor. Aşık olduğu için ya da yasak ilişkinin verdiği heyecan için. Bir de yaş dönümlerinde yaşanan sorunlar yüzünden aldatanlar var. Özellikle andropoz dönemi! Erkek kendini önce kendine, sonra başkalarına kanıtlamak için aldatıyor. Yaşını almış, parası bol erkeklerin, etrafında genç ve güzel kızlarla boy göstermeleri buna örnektir. Bir kısmı da genlerindeki dürtüler nedeniyle, farklı cinsel keyifler yaşamadan duramıyor. Yani suçları yok. Doğal bir gereksinimmiş gibi aldatıyorlar. Önemli bir neden de şu; erkeklere yüklenen bir yakıştırma var. “Erkek adam çapkın olur.” “Çapkınlık erkeğin elinin kiridir, yıkayınca akar gider.” Aldatmayan erkeğin beceriksiz, kılıbık olduğu söylenir. İşte bu nedenle yoldan çıkan erkekler de var. Ne üzücü. Üstelik onları ayartanlar, hemcinsleri…
Aldatma nedenleri genel olarak bunlar. Şimdi kendi düşüncemi yazmak istiyorum. Bence her tür aldatma ve cinsel aldatma, insanın kendini kandırmasıdır. Başkalarını uyuttuğunu düşünürken, komik hale düşmesidir. Aldatma ortaya çıkınca rezil olmasıdır. Farklı cinsel deneyimleri sürekli tatmak isteyen erkek ve kadınların hiç evlenmemeleri, ciddi beraberlikler yaşamamaları gerekir. Karşılarındaki insana açık olsunlar. Sadık kalamıyorlarsa, bunu söylesinler. Çünkü üstünü örttüğünüz her pislik bir süre sonra kokuşacak ve kendini belli edecektir. Dürüstçe yaşanan, aldatmalardan uzak ilişkiler diliyorum hepinize.
Sevgiyle kalın.
Şadan Hergüner
Önce bilimsel olarak sık görülen aldatma nedenlerinden bazılarını sıralıyım: Eş ile iletişim kuramama, duygusal anlamda yalnız bırakılma, aşık olma, cinsel sorunların varlığı, yasak aşkla gelen heyecan isteği, egonun tatmin edilme hissi, sürekli aldatma eğilimi, aldatan arkadaşları taklit etme isteği, karşı cinsin cazibesine kapılma ve daha başka nedenler…
Konu aldatma olunca önce erkekler akla geliyor. Çünkü onlar bu işi daha fazla yapıyor. Fakat erkeği aldatan kadının sayısı da az değil hani. Şimdi bu nedenleri biraz açalım:
Uzmanlar aldatmanın inanılmaz bir adrenalin yükselmesine neden olduğunu söylüyor, kadın ve erkeğin farklı nedenlerle aldattığını vurguluyorlar. Erkeklerin, cinsel açıdan değişiklik yaşama isteğiyle aldatırken, kadınların mutsuzluk ve umutsuzlukla aldattığını belirtiyorlar. Ve erkeklerin aldatmak için çok önemli bir nedene ihtiyaç duymadıklarını söylüyorlar. Sırf hava atmak, övünmek için aldatan erkekler var. Nedeniyse, ne kadar çok kadınla ilişkiye girilirse arkadaş çevresinde takdir görme oranı o kadar artıyor. Uzmanlar, çocuklukta yaşanan iç çatışmaların erkekleri aldatmaya ittiğini belirtirken, kadınların aldattığı zaman, duygularıyla toplumun baskısı arasında sıkıştıklarını, bu nedenle erkeklere oranla aldatmalarının daha zor olduğunu ve kadınların aldattıklarında çok dikkatli olduklarını, tüm ayrıntıları düşündüklerini söylüyorlar. Erkeklerdeyse bu tam tersi oluyor. Dikkatsizleşiyorlar. Yeni kıyafetler alıyorlar, tarz değiştiriyorlar, kendilerine bakıyorlar, şişmanlar hemen spora başlıyorlar. Ev dışında zaman geçirecek nedenler üretiyorlar. Bunlar, onları ele veriyor. Ama zaten bakımlı, kaliteli ve çok çalışan bir erkekse bunu çaktırmadan yapabiliyor.
Kadının aldatması için mutsuz, çaresiz olması gerekiyor. Kendinden yaşça büyük, sevmediği ama zengin bir erkekle evli ya da birlikte olan kadınlar, yaşlarına uygun sevgililer bulup onaları aldatabiliyor. Şiddete uğrayan, yalnız kalan, ilgi ve sevgi göremeyen, maddi zorluk çeken kadınlar da aldatabiliyor. Bu işi zevk için yapanlar da var. Fakat kadınların erkekler kadar sık aldatması, sadece zevk için yapması o kadar kolay olmuyor. Oysa erkekler bir kez aldatmaya başlarsa gerisini kolayca getirebiliyor.
İlk aldatma erkek için zor oluyor, suçluluk duyuyor. Aniden olduğunu söylüyor. Ama aklında aldatma eylemi var yani istemiş. Bir kez olup alışınca, sonradan gelenler kanıksanıyor. Çoğu, eşiyle yaşayamadığı cinsel tatları yaşamak için aldatıyor. Aşık olduğu için ya da yasak ilişkinin verdiği heyecan için. Bir de yaş dönümlerinde yaşanan sorunlar yüzünden aldatanlar var. Özellikle andropoz dönemi! Erkek kendini önce kendine, sonra başkalarına kanıtlamak için aldatıyor. Yaşını almış, parası bol erkeklerin, etrafında genç ve güzel kızlarla boy göstermeleri buna örnektir. Bir kısmı da genlerindeki dürtüler nedeniyle, farklı cinsel keyifler yaşamadan duramıyor. Yani suçları yok. Doğal bir gereksinimmiş gibi aldatıyorlar. Önemli bir neden de şu; erkeklere yüklenen bir yakıştırma var. “Erkek adam çapkın olur.” “Çapkınlık erkeğin elinin kiridir, yıkayınca akar gider.” Aldatmayan erkeğin beceriksiz, kılıbık olduğu söylenir. İşte bu nedenle yoldan çıkan erkekler de var. Ne üzücü. Üstelik onları ayartanlar, hemcinsleri…
Aldatma nedenleri genel olarak bunlar. Şimdi kendi düşüncemi yazmak istiyorum. Bence her tür aldatma ve cinsel aldatma, insanın kendini kandırmasıdır. Başkalarını uyuttuğunu düşünürken, komik hale düşmesidir. Aldatma ortaya çıkınca rezil olmasıdır. Farklı cinsel deneyimleri sürekli tatmak isteyen erkek ve kadınların hiç evlenmemeleri, ciddi beraberlikler yaşamamaları gerekir. Karşılarındaki insana açık olsunlar. Sadık kalamıyorlarsa, bunu söylesinler. Çünkü üstünü örttüğünüz her pislik bir süre sonra kokuşacak ve kendini belli edecektir. Dürüstçe yaşanan, aldatmalardan uzak ilişkiler diliyorum hepinize.
Sevgiyle kalın.
Şadan Hergüner
Ne dersiniz, zamanımız erkeği kadın ruhundan anlıyor mu? Bence pek anlamıyor. Hani o eski İstanbul beyefendisi dediğimiz erkekler olsa günümüzde neyse de. Biliyorsunuz onların soyu tükendi neredeyse. Yeni yetme erkeklerin, kadının bir ruhu olduğunun bile farkında olduğunu sanmıyorum. Biraz ağır oldu galiba ama gerçekler acıdır. Zaten tüketim toplumu olduğumuzdan beri insanların yapısı değişti. Her şeyi kolayca tüketiyoruz. İlişkilerimizi, sevdiklerimizi, hayatımızı... Üretmek, kotarmak şöyle dursun, tüketemediklerimizi de hemen kaldırıp çöpe atıveriyoruz. Yani huyumuz suyumuz değişti. Tabi, toplumsal değerlerimiz de. Bırakın kadın ruhundan anlamayı, büyüklerimize saygı göstermez olduk.
Gelelim konumuza! Her şeyden önce kadın ve erkek, ruhsal ve fiziksel açıdan birbirinden farklı özelliklerle yaratılmışlardır. Yani birbirlerini tam olarak anlamalarını beklemek doğru olmaz. Ancak anlayış gösterip, saygıyla birbirlerini kabul etmeleri gerekir. En azından ben böyle düşünüyorum. Şimdi kadın ve erkek farklı özelliklerde varlıklar olunca, her zaman uzlaşmaları mümkün olmuyor. Bence kadınları erkeklerden farklı kılan en önemli özellik ruhlarında gizlidir. Kadın ruhu daha duyarlı, sabırlı, duygusal, dayanıklı ve hassastır. O yüzdendir ki, doğurganlık gibi bir ayrıcalık kadına verilmiştir. Kadın, anne olma özelliği ve duyarlı ruhuyla erkeğe oranla bazı alanlarda farkındalığı daha yüksek bir varlıktır. Olayları ve insanları detaylı algılar, farkına varır. Üstelik kadın ruhu acılara erkekten daha dayanıklıdır. Acısını içinde tüm hızıyla yaşar ama etrafına belli etmez. Erkeğe oranla daha kolay affeder. Fiziksel olarak narin yaratılan kadının ruhu da incedir. Anlaşılmak, ilgilenilmek, özen gösterilmek ister. O annelik özelliği gereğince hayatındaki erkeğe de korumacı yönüyle yaklaşır. Sahip çıkmak, besleyip, büyütmek ruhsal özelliklerinin içinde vardır. Erkeğin onu anlamasını karşılık vermesini bekler. Peki, erkek onu yeterince anlayabilir mi? Hayır. Çünkü erkek bu özellikleri kadın gibi yoğun biçimde ruhunda barındırmaz. O yüzden erkekler kadın ruhundan pek anlamazlar. İstisnalar vardır ama onlarda genel kuralı bozmazlar.
Erkekler doğaları gereği biraz katıdır, serttir, incelikten yoksundur. Onlar fiziksel olarak güçlü yaratıldıklarından, bu güçlerini kullanmayı severler. Hatta zarif, kibar, anlayışlı erkeklerle karşılaştığımızda, “Kadın ruhu gibi ince ruha sahip bir adam,” demez miyiz? Deriz tabi. Çünkü alışılmadık bir durumdur. İşte bu yüzden erkekler kadınları zor anlarlar. Onlar biraz “höt höt” yapılı varlıklar oldukları için dıştan duyarlı görünseler bile özlerinde bu özellik vardır ve yeri geldiğinde hemen kullanırlar. En efendisi, medenisi, eğitimlisi bile damarına basıldığında bu yüzünü gösterir. Gerçi şimdi diyeceksiniz ki kadınların içinde yok mu “höt höt” tipler? Var ama erkeklerle kıyaslandığında devede kulak kalır. Şimdi bu durumda nasıl beklersiniz “höt höt” bir adamın, ince ruhlu, zarif, narin bir kadını anlamasını? Bu biraz hayalcilik olmaz mı? Ama şunu da vurgulamak gerekir. Erkekler kadın ruhunu anlamak için uğraş vermişlerdir. Özellikle sanatçı erkekler. Onlar bunu başarabilen en önemli kesimdir. Bir de kişisel gelişimini kemale erdirenler kadını iyi anlar. Dedim ya her iki cins farklı özelliklerle yaratılmış. Birbirlerini tam anlamaları zor…
O zaman yapılacak tek şey, karşılıklı saygı ve anlayışla, dengeli olarak kabullenmektir. Yoksa sorun devam eder. Kavga, gürültü eksik olmaz. Zaten bunlarla ezilen taraf, narin yapılı kadın ruhudur. Bence erkeği yöneten taraf olan kadının, bu durumu da kendisi çözmelidir. “Şu erkekler bizi niye hiç anlamıyor,” demek yerine, “ onların bizi anlaması mümkün değil, iyisi mi biz idare edelim.” demesi gerekir. Aksi takdirde kadın kendini boş yere üzer.
Sevgiyle kalın.
Şadan HERGÜNER
Gelelim konumuza! Her şeyden önce kadın ve erkek, ruhsal ve fiziksel açıdan birbirinden farklı özelliklerle yaratılmışlardır. Yani birbirlerini tam olarak anlamalarını beklemek doğru olmaz. Ancak anlayış gösterip, saygıyla birbirlerini kabul etmeleri gerekir. En azından ben böyle düşünüyorum. Şimdi kadın ve erkek farklı özelliklerde varlıklar olunca, her zaman uzlaşmaları mümkün olmuyor. Bence kadınları erkeklerden farklı kılan en önemli özellik ruhlarında gizlidir. Kadın ruhu daha duyarlı, sabırlı, duygusal, dayanıklı ve hassastır. O yüzdendir ki, doğurganlık gibi bir ayrıcalık kadına verilmiştir. Kadın, anne olma özelliği ve duyarlı ruhuyla erkeğe oranla bazı alanlarda farkındalığı daha yüksek bir varlıktır. Olayları ve insanları detaylı algılar, farkına varır. Üstelik kadın ruhu acılara erkekten daha dayanıklıdır. Acısını içinde tüm hızıyla yaşar ama etrafına belli etmez. Erkeğe oranla daha kolay affeder. Fiziksel olarak narin yaratılan kadının ruhu da incedir. Anlaşılmak, ilgilenilmek, özen gösterilmek ister. O annelik özelliği gereğince hayatındaki erkeğe de korumacı yönüyle yaklaşır. Sahip çıkmak, besleyip, büyütmek ruhsal özelliklerinin içinde vardır. Erkeğin onu anlamasını karşılık vermesini bekler. Peki, erkek onu yeterince anlayabilir mi? Hayır. Çünkü erkek bu özellikleri kadın gibi yoğun biçimde ruhunda barındırmaz. O yüzden erkekler kadın ruhundan pek anlamazlar. İstisnalar vardır ama onlarda genel kuralı bozmazlar.
Erkekler doğaları gereği biraz katıdır, serttir, incelikten yoksundur. Onlar fiziksel olarak güçlü yaratıldıklarından, bu güçlerini kullanmayı severler. Hatta zarif, kibar, anlayışlı erkeklerle karşılaştığımızda, “Kadın ruhu gibi ince ruha sahip bir adam,” demez miyiz? Deriz tabi. Çünkü alışılmadık bir durumdur. İşte bu yüzden erkekler kadınları zor anlarlar. Onlar biraz “höt höt” yapılı varlıklar oldukları için dıştan duyarlı görünseler bile özlerinde bu özellik vardır ve yeri geldiğinde hemen kullanırlar. En efendisi, medenisi, eğitimlisi bile damarına basıldığında bu yüzünü gösterir. Gerçi şimdi diyeceksiniz ki kadınların içinde yok mu “höt höt” tipler? Var ama erkeklerle kıyaslandığında devede kulak kalır. Şimdi bu durumda nasıl beklersiniz “höt höt” bir adamın, ince ruhlu, zarif, narin bir kadını anlamasını? Bu biraz hayalcilik olmaz mı? Ama şunu da vurgulamak gerekir. Erkekler kadın ruhunu anlamak için uğraş vermişlerdir. Özellikle sanatçı erkekler. Onlar bunu başarabilen en önemli kesimdir. Bir de kişisel gelişimini kemale erdirenler kadını iyi anlar. Dedim ya her iki cins farklı özelliklerle yaratılmış. Birbirlerini tam anlamaları zor…
O zaman yapılacak tek şey, karşılıklı saygı ve anlayışla, dengeli olarak kabullenmektir. Yoksa sorun devam eder. Kavga, gürültü eksik olmaz. Zaten bunlarla ezilen taraf, narin yapılı kadın ruhudur. Bence erkeği yöneten taraf olan kadının, bu durumu da kendisi çözmelidir. “Şu erkekler bizi niye hiç anlamıyor,” demek yerine, “ onların bizi anlaması mümkün değil, iyisi mi biz idare edelim.” demesi gerekir. Aksi takdirde kadın kendini boş yere üzer.
Sevgiyle kalın.
Şadan HERGÜNER



