GÜNCEM : BİR YIL DAHA GEÇTİ YAŞAMDAN: Sevgili güncem , yeni bir yaşa bugün merhaba derken bir yıl daha gitti hayatımdan . Evet, 6 Ağustos benim doğum günümdü . Pek çok sevdi...
0 Yorum
30 Temmuz benim karındaşımın doğduğu gün. Cancağızım,
dünyadaki en yakın parçam, kardeşim doğum günün kutlu olsun. Allah yüzünü hep
güldürsün. Bu yaşın sana güzel bir değişimi hediye etti. Umarım çok güzel
gelişir.
Günceciğim sana daha önce yazmıştım, kardeşimin ben
istediğim için bu dünyaya teşrif ettiğini. İyi ki istemişim. İnsanın bir
kardeşi olması güzel… Düşünsene fiziksel
ve kişilik olarak aynı özelliklere sahip olduğumuz tek şey kardeş. Yani aslında
en yakın bağ kardeşle olan bağ. DNA’ lar bile aynı özellikleri taşıyor.
Şimdi onun doğduğu günü hatırlıyorum gerçi ben de
küçüktüm ama bu olay beynime kazınmış durumda. Mersin, Ataş Rafinerisinde
çalışıyordu babam. Kocaman bir sitede lojmanlarda oturuyorduk. Site içinde
hastane de vardı. Annem babamla gece doğum için hastaneye gitmiş. Evde
anneannem, teyzem ve kuzenim var. Sabah uyandım, annem yok evde korktum tabi.
Anneannem ve teyzem bana kardeşimin doğduğunu ve hastanede olduklarını
söylediler. O kadar büyük bir merak ve istekle
beklemiştim ki kardeşimi daha
fazla dayanamadım.
Çok uslu, annesiz hiçbir yere gitmeyen bir çocuk olduğum
halde evden fırladım dışarı. Hastaneye gittim. Bizim bloğa yakındı. Dışarıdan
bakmaya başladım. Babamın arabasını gördüm ve içine binip oturdum. O sırada
hemşirelerden birisi camdan beni görmüş. Her zaman annemle beraber hastaneye
giderdik, beni tanıyor ve seviyorlardı. Koşarak yanıma geldi, “kardeşin doğdu
sonunda gel sana göstereyim onu” dedi. Körün istediği bir göz, Allah verdi iki
göz. Hemen gittim hemşire ablayla hastaneye. Koridorda ilerlerken kapısı aralık
olan bir odanın önünden geçiyorduk ki içeride annem ve babamı gördüm. Annem
hasta yatağında, babam başucundaydı. Onlar da beni fark edip şaşırmışlar. Bu
çocuk tek başına ne arıyor buralarda diye.
Neyse hemşire beni camlı bir bölmede, özel yataklarda
yatan birkaç bebeğin olduğu yere götürdü. Bir tanesini gösterip “işte senin
kardeşin o” dedi. İçim nasıl ısındı o tombiş kardeşe anlatamam. 4 kilo
civarında doğmuş. Sonra annemin yanına götürdü beni. Onlara evden nasıl
kaçtığımı ve bana kızmamalarını söyleyip, özür diledim. Tabi kızmadılar.
İşte benim canımın diğer yarısıyla ilk karşılaşmam
böyle oldu. Kardeşim gelirken bana bir de hediye getirmişti. Evde babam bana
bir melodika verdi. “Kardeşinin sana hediyesi” dedi. Pek beğendim. Nasıl mutlu
oldum anlatamam. Ama benim güzel kardeşim 2-3 yaşlarına geldiğinde, getirdiği
melodikayı balkondan aşağı atarak icabına bakıverdi, bu da ayrı bir konu.
İnsanın bir kardeşinin olması gerçekten çok güzel bir
şey! Allah beni kardeşimin gerisine
bırakmasın inşallah.
Şadan Hergüner
Tematik Cafe
kavramından sonra hızla yaygınlaşan farklı bir kavram var dünyada. Fırın cafe
de diyebileceğimiz bir tarz bu… Aslına bakarsanız Türk insanı için çok uygun
olan bir tasarımdan bahsediyorum. Mis gibi kokan ekmeklerin, hamur işlerinin
pişirildiği ve cafe tarzında bir mekânda satıldığı yeni işletmeler.
Dünyaca
tanınan markalar franchising sistemiyle Türkiye’de kendini göstermeye başladı.
İstanbul’da ünlü yabancı işletmelerin isim haklarını almış mekânlar açıldı
bile. Fakat isim hakkı bedelleri oldukça yüksek. O nedenle bu farklı konsepti
kendi adınızla oluşturmak ve markalaşmak çok daha akıllıca bir iş. İsim hakkına
ödeyeceğiniz paralarla kendi markanıza yatırım yaparsınız.
Dediğim gibi bizim
milletimiz ekmek ve hamur işi ürünlere pek bir düşkün olduğundan riski de
düşük
bir seçenek.
Tamamen
sizin yaratıcılığınıza kalmış bir fırın – cafe, doğru yerde konumlanır ve leziz
lezzetler sunarsa neden çok kazandırmasın? Burada amaç görsel zenginliğe
ulaşmış, bambaşka tasarımlarla hazırlanmış özel yapım ekmek ve hamur işi
türevlerinin bir cafe ortamında satılması. Siparişleriniz hazırlanırken siz de
bir kahve ya da çay eşliğinde masanızda oturup tadımlık bir şeyler
atıştırıyorsunuz.
Bu tarzı
kendi ülkemiz lezzetlerine uyarlamak, son derece kolay. Üstelik ülkemizde unlu
mamuller üretip satan fırınlar da mekanlarının bir köşelerine cafe yapıyorlar
zaten. Şimdi yapılacak şeyse kocaman bir cafe içinde fırın faaliyetinin görünür
şekilde olması. İstanbul’da Komşu Fırın markası ise yıllardır bu tarzda
mekânlar açıyor. Başka markalarda mevcut.
Türkiye için
uygun bir tarz olduğundan dünyada yaygınlaşan fırın – cafe’lerin bizde de
artacağını düşünüyorum. Göz zevkimize hitap eden o eşsiz lezzetleri, çok sık
olmasa da arada bir hoş bir ambiyans içinde alabilmeliyiz diyorum.
Şadan HERGÜNER
“Dünyayı daha
iyi bir yer yapmaya çalışmayan insan, insan değildir.” Dün akşam
izlediğim bir sinema filminde duydum bu sözü. Çok beğendim. Tam benim
düşüncelerimi, inancımı anlatan bir cümle.
İnsanlığın var oluşundan beri bir kavga, hırs ve iktidar olma
derdi yaşanmış ne yazık ki! Hep kuyu kazma, yok etme, ben sahip olayım oburluğu
var olmuş. İlk topluluklarda da şiddet var. Özellikle
İnsan iyilik ve kötülük eğilimleri ile yaratılmış. Meleğimiz de
şeytanımız da içimizde mevcut. Bizim yapmamız gereken iyilik eğilimlerimizi
artırmak, kendimizi, toplumumuzu, ülkemizi ve dünyamızı daha iyi ve yaşanılır
hale getirmek. Kötülüğe bile iyilikle cevap verip, örnek oluşturmak.
Aşırı
hırslarımıza gem vurmak, vicdan sahibi olmak, üretken ve paylaşımcı olmak… Yere
düşen birini görünce ona tekme atmak yerine onu ayağa kaldırmak. Soyup,
yağmalamak, yolsuzluklar yapmak, haksız kazanç sağlamak, güçsüze güç kullanmak,
sadece kendini düşünmek gibi eylemlere karşı durmak! İşte insan olmak bunların
tümüdür. İradeni ve aklını adilce, mantıklı olarak kullanmaktır. Dürüst olmak,
yalan ve iki yüzlülükten kaçmak demektir. Ezilenin, hor görülenin, güçsüzün
ardında durabilmektir. Güçlünün ve zenginin eteği yamacına sığınmak değildir.
Uzun sözün özü şudur ki, insan olmak hiç kolay değildir. Bir dolu
sınava tabi tutuluyoruz. Kötülük eğilimlerimizi yok etmemiz ve temiz ahlaklı,
dürüst insan olmamız gerekiyor. Zor iş doğrusu. Ama tabi bu şekilde olduğuna
inanırsan zor! Yoksa dünyanın dört bir yanı insan değil, insancık kaynıyor zaten.
Şadan
HERGÜNER
GÜNCEM : SONUNDA BAYRAMI DA GÖRDÜK: Evimin Balkonundan bir görüntü. Zorlu geçen Ramazan ayından sonra bugün bayramı yaşıyoruz . Çok şükür 40 günlük aradan sonra evime de...
Zaman su gibi aktı ve Ramazan ayını yolcu etmeye 4 gün
kaldı. Hatırladığım en kanlı ve vahşeti bol bir ramazan ayı geçirdi ülkemiz. Manevi
anlamına hiç de uymayan bir ay oldu. Ne acı değil mi? Oysa paylaşmaların,ihtiyaç sahiplerine onları incitmeden yardım etmenin, dualar etmenin,
güzellikler dilemenin ayıdır. Dargınların barışması, nefretlerin
sonlandırılması, kinlerin bitmesi, affetmelerin bol olması gereken bir ayda bolca
nefret kusuldu, kan döküldü bir de çokça gereksiz iftarlar verildi. Göstermek amaçlı
iftarlar. Bir elin verdiğini diğer elin görmemesi gerekirken…Milyarlar aktı bu iftarlara. Onca yardıma muhtaç insan dururken, ihtiyacı olmayanlara verildi bu büyük iftarlar. Ramazan çadırlarını kastetmiyorum tabi.
Günümüz şartlarında sanki her şey anlamını yitirmiş gibi
geliyor bana. Özellikle manevi değerler anlam kaybetti. Herkeste bir hırs, bir
üstünlük kurma, hükmetme sevdası almış başını gidiyor. Bana dokunmayan yılan
bin yıl yaşasın deniyor.
Peki, bu nereye kadar gider? UNUTMAMAK LAZIM HER ŞEYİN BİR BAŞI BİR DE SONU VARDIR.
Hiçbir şey
tek düze olarak devam etmez. Çünkü Allah böyle yaratmış. İnişler, çıkışlar,
başlangıçlar ve sonlar… Bunlar, yaşamın kendisini oluşturur. Tarih bu
örneklerle doludur. Umarım en kısa zamanda huzuru daha fazla olacak bir sürece
gireriz. Biraz nefes alabilecek bir sürece. Çünkü hepimizin tahammül gücü artık
sona geldi. Allah geleceğimizi ve sonumuzu hayır etsin.
Şadan HERGÜNER









