Affetmek… Kimilerine göre imkânsız. Kimilerine göre yapılması gereken ama bir türlü yapılamayan. Kimilerine göre de kolay bir iş. Tüm öğretilerin özünde vardır affetmek. Yalnız bağışlamak çok kolay değildir. Zor iştir. Ama eğer başarılırsa dünyanın en keyifli işidir. Çünkü sonunda yaşanan iç rahatlığı ve huzur bambaşkadır.
Şimdi bir düşünün. Affetmek için önce ne olması gerekiyor? Sizi üzen, kıran, can yakan bir şeylerin yaşanması gerekiyor. Öfkeyle dolacağınız, hırslanacağınız, öç alma duygusunu duyacağınız olayların meydana gelmesi gerekiyor. Yani önce epeyce canınız yanıyor, içiniz acıyor.
Acıyla kıvrandığınız olaylar yaşadığınızda öç alma isteği artıyor. Hayal kırıklığı ise nefret duygusunu tetikliyor. Kendinizi haklı gördüğünüz olayda başınıza gelenler, içinizde başka bir duygunun doğmasına yol açıyor. Bu duygunun adı, kin! Kininiz içinizi kemiriyor. İçiniz içinize sığmıyor. Size bunları yaşatanı parçalamak istiyorsunuz. Onun da canının yanmasını, acı çekmesini istiyorsunuz. Durum böyle olunca affetmek kolay olmuyor.
Peki, affetmeyip bu duygularla yaşamaya devam ettiğimizde neler oluyor? Gelin önce buna bir bakalım. İçi kinle, nefretle dolan bir insan önce sağlığını yitirmeye başlıyor. Negatif duygular yükleniyor. Sürekli olumsuz şeyler düşünüyor. Pek çok negatif varsayım üretiyor. Öç alma hırsı artıkça ruhu bir cenderenin içinde sıkışıyor. Bir bedel ödetmek için planlar yapıyor. Zamanının çoğunu bu işleri düşünmekle geçiriyor. Yani hayatındaki diğer güzellikleri görmek yerine sürekli olumsuz duygular içinde sıkışıp kalıyor. Kısacası negatif enerjiyle doluyor. Buysa hem fiziksel hem ruhsal hastalıklara davetiye çıkarıyor.
Oysa olumlu düşünmenin, hayata pozitif yönünden bakmanın sağlıklı olmak için ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Bu bilimsel olarak kanıtlanmış bir gerçek. Amerika’da yapılan bir araştırmada affetmeyi öğrenenlerin, fiziksel olarak daha az acı çektikleri belirlenmiş. Stresten kaynaklanan sırt ağrısı, uykusuzluk ve mide ağrısı önemli ölçüde azalmış. O halde niye bu kin ve nefret duygusuyla yaşayıp hayatımızı, sağlığımızı bozalım. Bozmayalım ve affetmeyi öğrenelim.
Affetmeyi öğrenmek, ruhsal ve fiziksel sağlığınızı iyileştirmek, yaşamınızı geliştirmek için çok önemlidir. Affettiğiniz zaman önce kendinizi özgürleştirirsiniz. Ruhunuzu sıkan o baskıdan kurtulursunuz. Kendinizi hafiflemiş hissedersiniz. Sanki omuzlarınızdan gereksiz bir yük kalkmış olur. Tansiyonunuz, kalp atışlarınız, uykularınız düzene girer. Gözünüzün önünde olan, daha önce fark edemediğiniz güzellikleri görmeye başlarsınız. Çünkü artık negatif duygulardan arınmışsınızdır. Affetmeyi bir kez başarıp kendinize ilke edindikten sonra hayatınızın değiştiğini görmeye başlarsınız. Siz artık pozitif bir insansınızdır. Ağaçlara, insanlara, çiçeklere, çevrenize başka bir gözle bakarsınız. Kurduğunuz iletişimler farklılaşır. Bağışlamanın inanılmaz hafifliği ruhunuzu ve kalbinizi yumuşacık yapar.
Sonra işin şu yanını da düşünün. Yaşam kolay değil. Zorluklarla dolu. Güçlüklerle savaşırken çeşitli haksızlıklarla karşılaşıyoruz. Yani canımızı yakan olaylar ve insanlarla hep karşılaşmak zorundayız. Bu durumda her acı veren, üzen, kıran, kızdıran olaya kinlenir, hırslanır ve nefretle dolarsak, üstelik bunların öçlerini almaya çalışarak yaşarsak nasıl mutlu olabiliriz? Nasıl sağlıklı kalıp, hayatın tadına varabiliriz?
Bağışlamanın çok kolay olduğunu söylemiyorum. Zor iştir. Kocaman bir yürek ister. Üstelik o yüreğin de sevgi dolu olması gerekir ki bağışlayabilsin. Ama bir kez affetmeyi başarırsanız ve devamını getirirseniz işte o zaman duyacağınız hafiflik ve yücelik duygusu sizi bambaşka bir insan yapacaktır.
Bu güne kadar hiç yapamadınızsa, en azından bir deneyin. Bir de başarırsanız, inanın size çok iyi gelecektir.
ŞADAN HERGÜNER
0 Yorum
Sıcacık bir merhabayla yeniden beraberiz. Bir süredir yeni yazılar ekleyememiştim bloguma. Ama bundan sonra daha aktif olarak sizlerle olacağım. Hayatıma yeni bir düzen verdiğim, yerleşim alanımı değiştirdiğim için blogumu ihmal etmiştik. Şimdi artık paylaşma zamanı. Hep derim ya, ne paylaşırsan başkalarıyla onlar sana kat ve kat olarak geri döner.
SEVGİLERİMLE.
ŞADAN HERGÜNER
SEVGİLERİMLE.
ŞADAN HERGÜNER
ŞADAN HERGÜNER
İletişim Danışmanı, Yazar, Eğitmen
* İletişim Danışmanlığı
* Özel Günler İçin Anı Yazarlığı
* Diksiyon, İletişim ve İçsel Gelişim Eğitimi
* İçsel Gelişim Danışmanlığı
* Profesyonel Sunum ve Seslendirme Hizmetleri
EN ÖZEL ANLARINIZI YAZIYLA ÖLÜMSÜZLEŞTİRİN
Her insanın hayatında özel anıları, başkalarıyla paylaşmak istediği duygu ve düşünceleri, ayrıcalığı olan yaşam kesitleri vardır. Ya da değer verdiği kişiler için hissettiklerini ölümsüz hale getirme isteği. Kimisi bunu kendi kalemiyle yazıya döker. Kimisi yazma yeteneği olmadığından bir anı yazarına yaptırır.
Yaşanan değerli anların, fotoğraflar ve video görüntüleri yanında yazılı olarak da kalıcı hale getirilmesi farklı bir güzelliktir.
Nişanlanacak veya evlenecek çocuğunuza, onun için hissettiklerinizi, düşünce ve dileklerinizi, paylaştığınız sevinçli, hüzünlü anılarınızı “Anı Yazısı” haline getirterek özel bir sürpriz yapabilirsiniz. Hatta tören anında bunun sesli olarak sunumunu yaptırabilirsiniz.
Nişanlınız ya da eşiniz olacak kişi için, duygu ve düşüncelerinizi, sizin için önemini, sevginizi “Anı Yazısı” olarak kaleme aldırıp, kendisine hediye edebilirsiniz. Dilerseniz tören sırasında sesli sunumunu yaptırarak faklı bir jest yapmış olabilirsiniz.
Çocuklarınızın mezuniyet törenleri, doğum günleri, sünnet düğünleri için özel yazılar hazırlatabilirsiniz. Fotoğraf albümlerindeki harika kareler için, harika cümleler yazdırabilirsiniz. Görsel kayıtlarınız için yazıların sesli sunumlarını yaptırabilirsiniz.
Yeni doğan bebeğiniz için, torunlarınız için, doğdukları ilk gün yaşananları içeren bir anı yazısı yazdırtabilir, onlara hediye edebilirsiniz.
14 Şubat Sevgililer Gününde, evlilik yıldönümlerinizde, sevgiliniz veya eşiniz için duygularınızı, sevginizi anlatan “Anı Yazısı” ile ona çok özel bir hediye sunabilirsiniz.
Kendi hayatınızdan sevdiklerinize kalmasını istediğiniz yaşam kesitlerinizi, deneyimlerinizi, en özel anılarınızı “Anı Yazısı” olarak hazırlatıp, sevdiklerinize bırakabilirsiniz.
Ben, “Anı Yazarı“ olarak bu en özel zamanlarınızı kaleme alıyorum. Profesyonel sunucu olarak da dilerseniz sesli sunumlarını yapıyorum.
Bebekler, dünyanın en temiz ve güzel yaratılmış varlıları. Ne büyük istek ve sevgiyle getiriyor anne, babalar onları dünyaya. Kimisi çok uzun süre bekleniyor gelsin diye, kimisi sürpriz yapıp habersizce geliveriyor, kimisi de hesaplı kitaplı açıyor gözlerini dünyaya. Nasıl gelirlerse gelsinler, nurları ve güzellikleriyle pırıltılar saçıyorlar sevenlerinin yüreklerine. İlk ağlayışları, ilk bebek kokuları, ilk yıkanmaları, anne ve babalarının ilk kez kollarında oluşları… Hepsi ayrı bir anı. Onlara dünyaya gelişlerinde yardım eden doktorları, hemşireleri ve doğdukları sağlık kuruluşu.
İşte bu çok özel anları İletişim Uzmanı ve Yazar Şadan HERGÜNER”, yıllar sonrasına uzanacak bir “HOŞ GELDİN ANISI” yazısıyla kaleme alıyor.
ÖRNEK ANI YAZISI
SEVGİLİ DOĞA HOŞGELDİN
Işığınla, bereketinle, güzelliğinle hoş geldin Doğa bebek dünyamıza, ailene. Anneciğin ve babacığın çok beklemişler seni. Umut etmişler, dilemişler ve sonunda almışlar sana kavuşacakları haberini…
Ailen için sabırsızlıkla geçen sürecin sonunda …….. …..hastanesinde, 6 Ağustos 2009 sabahında saat 08.30 da doktor ….. …… anneciğinin karnından alıp, verdi seni Zeynep hemşirenin kucağına. Yıkadılar, giydirdiler seni ve 405 numaralı odada özlemle bekleyen anneciğinin kollarına bıraktılar. Babacığın da sabırsızlandı o an seni kucağına almak için. Paylaşılamadın Doğa bebek.
Sen dünyaya gelmeden 15 gün önce tanıştım ben annenle. Onunla birlikte ben de seslendim sana annenin karnındayken. “ Az kaldı Doğa bebek geliyorsun aramıza şimdiden çok seviyoruz seni.” Dedim. Minik bir tekmeyle cevap verdin bana, sanki duymuş gibi.
Güneşli bir Ağustos sabahına kendi güneşinle doğdun Doğa’cık. Sana verilen isim gibi bereketli, anaç olman dilekleriyle doğdun. Doğa Ana gibi her zaman taze, verimli ve sürekli olman istekleriyle geldin. Adın gibi bereketin de bol olsun. Burcunun yıldızı Güneş her zaman dünyana sıcacık doğsun. Aslan burcunun özelliklerinden liderlik sana hep yaraşır olsun.
İlk bebek kokunu içlerine, yüreklerine çeken anneciğin ve babacığına hayırlı evlat olman dileklerimle yazdım bu hoş geldin yazısını sana. İlk doğduğun günden geleceğine uzanmasını ve hep anımsanmasını dileyerek yazdım.
Doğa bebek, bahtın ve şansın hep açık, yüzün güler olsun. Şu anda etrafına saçtığın pırıltın, her zaman yanında olsun. Özün sözün bir, sevenin çok olsun.
Hoş geldin Doğa bebek, hoş geldin aramıza.
İletişim Danışmanı, Yazar, Eğitmen
* İletişim Danışmanlığı
* Özel Günler İçin Anı Yazarlığı
* Diksiyon, İletişim ve İçsel Gelişim Eğitimi
* İçsel Gelişim Danışmanlığı
* Profesyonel Sunum ve Seslendirme Hizmetleri
EN ÖZEL ANLARINIZI YAZIYLA ÖLÜMSÜZLEŞTİRİN
Her insanın hayatında özel anıları, başkalarıyla paylaşmak istediği duygu ve düşünceleri, ayrıcalığı olan yaşam kesitleri vardır. Ya da değer verdiği kişiler için hissettiklerini ölümsüz hale getirme isteği. Kimisi bunu kendi kalemiyle yazıya döker. Kimisi yazma yeteneği olmadığından bir anı yazarına yaptırır.
Yaşanan değerli anların, fotoğraflar ve video görüntüleri yanında yazılı olarak da kalıcı hale getirilmesi farklı bir güzelliktir.
Nişanlanacak veya evlenecek çocuğunuza, onun için hissettiklerinizi, düşünce ve dileklerinizi, paylaştığınız sevinçli, hüzünlü anılarınızı “Anı Yazısı” haline getirterek özel bir sürpriz yapabilirsiniz. Hatta tören anında bunun sesli olarak sunumunu yaptırabilirsiniz.
Nişanlınız ya da eşiniz olacak kişi için, duygu ve düşüncelerinizi, sizin için önemini, sevginizi “Anı Yazısı” olarak kaleme aldırıp, kendisine hediye edebilirsiniz. Dilerseniz tören sırasında sesli sunumunu yaptırarak faklı bir jest yapmış olabilirsiniz.
Çocuklarınızın mezuniyet törenleri, doğum günleri, sünnet düğünleri için özel yazılar hazırlatabilirsiniz. Fotoğraf albümlerindeki harika kareler için, harika cümleler yazdırabilirsiniz. Görsel kayıtlarınız için yazıların sesli sunumlarını yaptırabilirsiniz.
Yeni doğan bebeğiniz için, torunlarınız için, doğdukları ilk gün yaşananları içeren bir anı yazısı yazdırtabilir, onlara hediye edebilirsiniz.
14 Şubat Sevgililer Gününde, evlilik yıldönümlerinizde, sevgiliniz veya eşiniz için duygularınızı, sevginizi anlatan “Anı Yazısı” ile ona çok özel bir hediye sunabilirsiniz.
Kendi hayatınızdan sevdiklerinize kalmasını istediğiniz yaşam kesitlerinizi, deneyimlerinizi, en özel anılarınızı “Anı Yazısı” olarak hazırlatıp, sevdiklerinize bırakabilirsiniz.
Ben, “Anı Yazarı“ olarak bu en özel zamanlarınızı kaleme alıyorum. Profesyonel sunucu olarak da dilerseniz sesli sunumlarını yapıyorum.
Bebekler, dünyanın en temiz ve güzel yaratılmış varlıları. Ne büyük istek ve sevgiyle getiriyor anne, babalar onları dünyaya. Kimisi çok uzun süre bekleniyor gelsin diye, kimisi sürpriz yapıp habersizce geliveriyor, kimisi de hesaplı kitaplı açıyor gözlerini dünyaya. Nasıl gelirlerse gelsinler, nurları ve güzellikleriyle pırıltılar saçıyorlar sevenlerinin yüreklerine. İlk ağlayışları, ilk bebek kokuları, ilk yıkanmaları, anne ve babalarının ilk kez kollarında oluşları… Hepsi ayrı bir anı. Onlara dünyaya gelişlerinde yardım eden doktorları, hemşireleri ve doğdukları sağlık kuruluşu.
İşte bu çok özel anları İletişim Uzmanı ve Yazar Şadan HERGÜNER”, yıllar sonrasına uzanacak bir “HOŞ GELDİN ANISI” yazısıyla kaleme alıyor.
ÖRNEK ANI YAZISI
SEVGİLİ DOĞA HOŞGELDİN
Işığınla, bereketinle, güzelliğinle hoş geldin Doğa bebek dünyamıza, ailene. Anneciğin ve babacığın çok beklemişler seni. Umut etmişler, dilemişler ve sonunda almışlar sana kavuşacakları haberini…
Ailen için sabırsızlıkla geçen sürecin sonunda …….. …..hastanesinde, 6 Ağustos 2009 sabahında saat 08.30 da doktor ….. …… anneciğinin karnından alıp, verdi seni Zeynep hemşirenin kucağına. Yıkadılar, giydirdiler seni ve 405 numaralı odada özlemle bekleyen anneciğinin kollarına bıraktılar. Babacığın da sabırsızlandı o an seni kucağına almak için. Paylaşılamadın Doğa bebek.
Sen dünyaya gelmeden 15 gün önce tanıştım ben annenle. Onunla birlikte ben de seslendim sana annenin karnındayken. “ Az kaldı Doğa bebek geliyorsun aramıza şimdiden çok seviyoruz seni.” Dedim. Minik bir tekmeyle cevap verdin bana, sanki duymuş gibi.
Güneşli bir Ağustos sabahına kendi güneşinle doğdun Doğa’cık. Sana verilen isim gibi bereketli, anaç olman dilekleriyle doğdun. Doğa Ana gibi her zaman taze, verimli ve sürekli olman istekleriyle geldin. Adın gibi bereketin de bol olsun. Burcunun yıldızı Güneş her zaman dünyana sıcacık doğsun. Aslan burcunun özelliklerinden liderlik sana hep yaraşır olsun.
İlk bebek kokunu içlerine, yüreklerine çeken anneciğin ve babacığına hayırlı evlat olman dileklerimle yazdım bu hoş geldin yazısını sana. İlk doğduğun günden geleceğine uzanmasını ve hep anımsanmasını dileyerek yazdım.
Doğa bebek, bahtın ve şansın hep açık, yüzün güler olsun. Şu anda etrafına saçtığın pırıltın, her zaman yanında olsun. Özün sözün bir, sevenin çok olsun.
Hoş geldin Doğa bebek, hoş geldin aramıza.
Her zamanki gibi akşam yemeğini yine tek başına yiyordu. Haftada birkaç akşam geldiği bu restoran ona huzur veriyordu. Denizden gelen yosun kokusu, küçük dalgaların çıkardığı ses ve ılık rüzgârın yüzünde bıraktığı his onu mutlu ediyordu. Balığını yerken yanında içtiği bir kadeh buzlu rakı onu biraz rahatlatmıştı. Aslında alkolle arası hiç yoktu. Sıkıldığı zamanlarda, gevşemek için içerdi. Yoğun bir iş günü geçirmişti. Yorgundu. Onun yorgunluğu sadece fiziksel değildi. Yılların omzuna yığdığı yüklerin altında tek başına uğraş vermekten de yorulmuştu. Hayat yorgunuydu. “Elli yaşına gelmeden hayat yorgunu bir adam oldum, çıktım” dedi kendi kendine.
Kolay bir yaşamı olmamıştı Haluk’un. Erken sayılacak yaşta evlenmiş, 10 yıl sonra da boşanmıştı. 20 yaşında bir kızı vardı. Annesiyle yaşıyordu. Ama kızıyla hep çok yakın olmuştu. Haftanın birkaç gününü birlikte geçirirlerdi. Şimdi Amerika’da eğitim görüyordu. 15 güne kadar gelecekti Ceyda ile birlikte kısa bir tatil yapacaklardı. Çok özlemişti kızını. Ceyda, aşkla başlayıp, mutsuzluğa dönen ve ayrılıkla noktalanan bir evliliğin meyvesiydi. Haluk da isterdi kızının mutlu bir yuvada anne ve babasıyla büyümüş olmasını ama olamamıştı işte. Eski eşi Seçil ve Haluk zıt kutuplar gibiydi. Önce birbirlerini çekmiş, zaman içinde aralarındaki uyumsuzluk her ikisini de mutsuz edip, ilişkilerini yıpratınca boşanmışlardı. Seçil zor kadınlardandı. Otoriter, kendi kuralları olan, taviz vermeyi sevmeyen bir kadındı. Haluk ise tam tersiydi. Hayatı kurallarına göre yaşamayı sevmeyen, biraz uçarı, romantik, hoşgörüsü bol ve duygusal bir adamdı. Duyguları çoğunlukla mantığına oranla ağar basardı. Kadınlara da düşkündü. Evliliğinin ilk yıllarında karısına sadık kalmıştı ama sorunlar ortaya çıkıp, mutsuzluğu artıkça başka kadınlarla birlikte olmaya başlamıştı. Bu beraberlikleri hep cinsel birliktelikler aşamasında kalmış, duygusal bir ilişkiye dönmemişti. Seçil’in boşanma konusunda sorun çıkarmamasının en önemli nedeni, Haluk’un yıllarca devam eden bu kaçamaklarını sonunda öğrenmiş olmasıydı. Gururlu bir kadın olduğu için hemen boşanmayı istemişti. Seçil boşandıktan 5 yıl sonra ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilik ona iyi geldi, mutluydu. Haluk ise evlenmemişti. Bir dönem iş hayatında sarsıntılar yaşadı. Sorumluluklarından sıkılıp, işini boşlamak ona bu acılı dönemi getirdi. Toparlanması kolay olmadı. Alıştığı lükslerinden uzak oldu bir dönem. Daha mütevazı bir hayat yaşamak zorunda kaldı. Kızının okul masraflarına bile katkıda bulunamadı yıllarca. Bu süreç onu çok üzmüştü. İzlerini ve ezikliğini hala içinde hissediyordu. Neyse ki 5, 6 yıldır her şey yolunda gidiyordu. Hataları yüzünden bozduğu işini yeniden düzene koymak Haluk’a pahalıya mal olmuştu. Sağlığı bozulmuştu. Artık yüksek tansiyon hastasıydı. Kalbi de bir kez teklemişti. Ama şu aralar iyiyiydi. Yediğine, içtiğine dikkat ediyor, düzenli yaşamaya çalışıyordu.
Haluk yemeğini bitirmek üzereydi ki gözü denizin üzerinde batmakta olan güneşe takıldı. Bir gün daha bitiyor, gece yaklaşıyordu. Kalbi farklı bir sızıyla doldu birden. Ne kadar yalnız yaşadım ben bu hayatı diye düşündü. Aslında insanın doğumdan ölüme kadar yalnız olduğuna inanırdı. İlk kez böyle bir düşünce düştü aklına. Garipsedi. En güzel yıllarını üç, beş aylık ya da birkaç günlük ilişkilerle geçirmiş olduğuna hayıflandı. Anne ve babası hayattaydı ama Haluk onlara yeterince zaman ayıramıyordu. Buna da kızdı. Sanki kendini bilinçli olarak uzak tutmuştu birçok şeyden. Kendi kendine olmayı sevdiği içindi bu. Böyle olunca istediğini yapıyor, kimseye dert anlatmak zorunda kalmıyordu. Yakından ilgilendiği bir tek kızıydı. Onu hiç ihmal etmemişti.
Haluk “bencilim ben, kendim ve kızım dışında hiçbir şeye önem vermedim, hatalıyım” dedi sesli olarak kendi kendine. Oysa işleri yoluna girdiğinden beri daha ciddi bir ilişki yaşamayı seçebilirdi. Hatta evlenebilirdi. Ama yapmamıştı. Birine sorumluluk alarak bağlanmak ona zor geliyordu. Peki, nereye kadar böyle uçarı yaşayacaktı? Kendi başına buyruk olacaktı. Bir sonu olmalıydı. Çok geç olmadan sevdiklerine daha fazla zaman ayırmalı, hayatına bir çeki düzen vermeliydi. Ve Figen geldi aklına. Ona da haksızlık etmişti. Bağlanabileceğini anladığı anda uzaklaşmıştı Figen’den. Bir aydır çeşitli nedenler buluyor, görüşmüyordu. Evlilik dönemimden sonra yaşadığı en uzun süreli ilişkiydi bu. Figen, diğer birlikte olduğu kadınlardan farklıydı. Haluk bunun bilincindeydi. Uzun sürmesinin nedeni bu farktı. Ama bağlanmaktan korkmuştu. Şimdi yeniden düşündü. “Nereye kadar kaçacağım Figen’den veya ciddi bir ilişkiden? Yaşım elliye yaklaştı. Hala yalnız kalmak niye, yanında huzur bulduğum bir kadın varken üstelik” dedi kendine. Sağlığı için de düzenli bir yaşamı olmalıydı. Özgürdü, kimseye hesap vermiyordu fakat sıcak bir yuva özlemi duymuyor değildi. Anne ve babasının mutluluğunu, herkese parmak ısırtan beraberliklerini hatırladı birden. Onlar hala elele, göz gözeydiler. Haluk huzurlu, sıcak bir yuvada büyümüştü. O günlerin güzelliği sardı içini yeniden. Sonra Figen’in huzur veren içtenliğini düşündü. Yumuşacık bir kadındı. Yoğun çalıştığı bir işi olduğu halde beraberlikleri boyunca onu hiç ihmal etmemişti. Seçil’den daha uyumlu, hoşgörülüydü. Bu güne kadar Haluk’tan hiçbir isteği olmamıştı. Güzel olmasının yanında dürüst ve açık bir insandı. Figen’i anlamak çok kolaydı. Haluk’un ne zaman ne isteyeceğini bilir ve ona göre davranırdı.
“Hayır, daha fazla saçmalamayacağım. Figen gibi bir kadını bir daha bulamam. O, bir nimet benim için. Ben kalkmış, hala bağlanmaktan korkuyorum. Daha ne yaşayacaksam bundan sonra? Üstelik Ceyda da seviyor onu.” diye düşünerek telefonuna sarıldı Haluk ve Figen’i aradı. Sıcak bir sesle karşıladı Figen onu. Haluk, uygunsa ona gelmek istediğini söyledi. Ama Figen pek uygun değildi. Yarın sabah önemli bir toplantısı olduğunu, başka bir şehirde çalışmak üzere iş teklifi aldığını, gitmeye karar verdiğini yarınki, toplantıda bunu kabul ederek anlaşma yapacağını söyledi Figen. Biraz çalışıp, erkenden uyuyacağı için Haluk’un isteğini geri çevirdi.
Haluk şoke olmuştu telefonu kaparken. Figen’i kaybediyordu. Hiç bu kadar üzüleceğini düşünmemişti. Ani bir kararla kalktı yerinden. Hemen Figen’e gidip onu kalması ve kendisiyle evlenmesi için ikna etmeliydi. Haluk’u zor bir gece bekliyordu…
Şadan Hergüner
Kolay bir yaşamı olmamıştı Haluk’un. Erken sayılacak yaşta evlenmiş, 10 yıl sonra da boşanmıştı. 20 yaşında bir kızı vardı. Annesiyle yaşıyordu. Ama kızıyla hep çok yakın olmuştu. Haftanın birkaç gününü birlikte geçirirlerdi. Şimdi Amerika’da eğitim görüyordu. 15 güne kadar gelecekti Ceyda ile birlikte kısa bir tatil yapacaklardı. Çok özlemişti kızını. Ceyda, aşkla başlayıp, mutsuzluğa dönen ve ayrılıkla noktalanan bir evliliğin meyvesiydi. Haluk da isterdi kızının mutlu bir yuvada anne ve babasıyla büyümüş olmasını ama olamamıştı işte. Eski eşi Seçil ve Haluk zıt kutuplar gibiydi. Önce birbirlerini çekmiş, zaman içinde aralarındaki uyumsuzluk her ikisini de mutsuz edip, ilişkilerini yıpratınca boşanmışlardı. Seçil zor kadınlardandı. Otoriter, kendi kuralları olan, taviz vermeyi sevmeyen bir kadındı. Haluk ise tam tersiydi. Hayatı kurallarına göre yaşamayı sevmeyen, biraz uçarı, romantik, hoşgörüsü bol ve duygusal bir adamdı. Duyguları çoğunlukla mantığına oranla ağar basardı. Kadınlara da düşkündü. Evliliğinin ilk yıllarında karısına sadık kalmıştı ama sorunlar ortaya çıkıp, mutsuzluğu artıkça başka kadınlarla birlikte olmaya başlamıştı. Bu beraberlikleri hep cinsel birliktelikler aşamasında kalmış, duygusal bir ilişkiye dönmemişti. Seçil’in boşanma konusunda sorun çıkarmamasının en önemli nedeni, Haluk’un yıllarca devam eden bu kaçamaklarını sonunda öğrenmiş olmasıydı. Gururlu bir kadın olduğu için hemen boşanmayı istemişti. Seçil boşandıktan 5 yıl sonra ikinci evliliğini yaptı. Bu evlilik ona iyi geldi, mutluydu. Haluk ise evlenmemişti. Bir dönem iş hayatında sarsıntılar yaşadı. Sorumluluklarından sıkılıp, işini boşlamak ona bu acılı dönemi getirdi. Toparlanması kolay olmadı. Alıştığı lükslerinden uzak oldu bir dönem. Daha mütevazı bir hayat yaşamak zorunda kaldı. Kızının okul masraflarına bile katkıda bulunamadı yıllarca. Bu süreç onu çok üzmüştü. İzlerini ve ezikliğini hala içinde hissediyordu. Neyse ki 5, 6 yıldır her şey yolunda gidiyordu. Hataları yüzünden bozduğu işini yeniden düzene koymak Haluk’a pahalıya mal olmuştu. Sağlığı bozulmuştu. Artık yüksek tansiyon hastasıydı. Kalbi de bir kez teklemişti. Ama şu aralar iyiyiydi. Yediğine, içtiğine dikkat ediyor, düzenli yaşamaya çalışıyordu.
Haluk yemeğini bitirmek üzereydi ki gözü denizin üzerinde batmakta olan güneşe takıldı. Bir gün daha bitiyor, gece yaklaşıyordu. Kalbi farklı bir sızıyla doldu birden. Ne kadar yalnız yaşadım ben bu hayatı diye düşündü. Aslında insanın doğumdan ölüme kadar yalnız olduğuna inanırdı. İlk kez böyle bir düşünce düştü aklına. Garipsedi. En güzel yıllarını üç, beş aylık ya da birkaç günlük ilişkilerle geçirmiş olduğuna hayıflandı. Anne ve babası hayattaydı ama Haluk onlara yeterince zaman ayıramıyordu. Buna da kızdı. Sanki kendini bilinçli olarak uzak tutmuştu birçok şeyden. Kendi kendine olmayı sevdiği içindi bu. Böyle olunca istediğini yapıyor, kimseye dert anlatmak zorunda kalmıyordu. Yakından ilgilendiği bir tek kızıydı. Onu hiç ihmal etmemişti.
Haluk “bencilim ben, kendim ve kızım dışında hiçbir şeye önem vermedim, hatalıyım” dedi sesli olarak kendi kendine. Oysa işleri yoluna girdiğinden beri daha ciddi bir ilişki yaşamayı seçebilirdi. Hatta evlenebilirdi. Ama yapmamıştı. Birine sorumluluk alarak bağlanmak ona zor geliyordu. Peki, nereye kadar böyle uçarı yaşayacaktı? Kendi başına buyruk olacaktı. Bir sonu olmalıydı. Çok geç olmadan sevdiklerine daha fazla zaman ayırmalı, hayatına bir çeki düzen vermeliydi. Ve Figen geldi aklına. Ona da haksızlık etmişti. Bağlanabileceğini anladığı anda uzaklaşmıştı Figen’den. Bir aydır çeşitli nedenler buluyor, görüşmüyordu. Evlilik dönemimden sonra yaşadığı en uzun süreli ilişkiydi bu. Figen, diğer birlikte olduğu kadınlardan farklıydı. Haluk bunun bilincindeydi. Uzun sürmesinin nedeni bu farktı. Ama bağlanmaktan korkmuştu. Şimdi yeniden düşündü. “Nereye kadar kaçacağım Figen’den veya ciddi bir ilişkiden? Yaşım elliye yaklaştı. Hala yalnız kalmak niye, yanında huzur bulduğum bir kadın varken üstelik” dedi kendine. Sağlığı için de düzenli bir yaşamı olmalıydı. Özgürdü, kimseye hesap vermiyordu fakat sıcak bir yuva özlemi duymuyor değildi. Anne ve babasının mutluluğunu, herkese parmak ısırtan beraberliklerini hatırladı birden. Onlar hala elele, göz gözeydiler. Haluk huzurlu, sıcak bir yuvada büyümüştü. O günlerin güzelliği sardı içini yeniden. Sonra Figen’in huzur veren içtenliğini düşündü. Yumuşacık bir kadındı. Yoğun çalıştığı bir işi olduğu halde beraberlikleri boyunca onu hiç ihmal etmemişti. Seçil’den daha uyumlu, hoşgörülüydü. Bu güne kadar Haluk’tan hiçbir isteği olmamıştı. Güzel olmasının yanında dürüst ve açık bir insandı. Figen’i anlamak çok kolaydı. Haluk’un ne zaman ne isteyeceğini bilir ve ona göre davranırdı.
“Hayır, daha fazla saçmalamayacağım. Figen gibi bir kadını bir daha bulamam. O, bir nimet benim için. Ben kalkmış, hala bağlanmaktan korkuyorum. Daha ne yaşayacaksam bundan sonra? Üstelik Ceyda da seviyor onu.” diye düşünerek telefonuna sarıldı Haluk ve Figen’i aradı. Sıcak bir sesle karşıladı Figen onu. Haluk, uygunsa ona gelmek istediğini söyledi. Ama Figen pek uygun değildi. Yarın sabah önemli bir toplantısı olduğunu, başka bir şehirde çalışmak üzere iş teklifi aldığını, gitmeye karar verdiğini yarınki, toplantıda bunu kabul ederek anlaşma yapacağını söyledi Figen. Biraz çalışıp, erkenden uyuyacağı için Haluk’un isteğini geri çevirdi.
Haluk şoke olmuştu telefonu kaparken. Figen’i kaybediyordu. Hiç bu kadar üzüleceğini düşünmemişti. Ani bir kararla kalktı yerinden. Hemen Figen’e gidip onu kalması ve kendisiyle evlenmesi için ikna etmeliydi. Haluk’u zor bir gece bekliyordu…
Şadan Hergüner
Seçimlere az bir süre kala ülkemizde yine hayrete düşürücü olaylar yaşanmaya başladı. Türkiye genelinde başta İzmir olmak üzere inanılmaz bir seçmen hareketliliği yaşanıyor. Seçmen listeleri askıdan indi inmesine de, listelere mezarlarında yatan insanlar da girdi. Yani kabirlerinden kalkıp, oy kullanmak için seçmen oldular. Üstelik bu sayı inanılması güç denecek bir rakam. Sadece İstanbul Küçükçekmece’de 1500 adet seçmen fazlası var. Bu seçmenler ya ölü ya da başka yerlere taşınmış insanlar.
İstanbul, İzmir, Ankara ve Türkiye’nin her yerinde bu rezillik yaşanıyor. Ve her nedense ölü insanların seçmen olması ilk kez yaşanıyor. Ölü seçmenlerin akrabaları, daha önce böyle bir şeyle karşılaşmadıklarını söylüyorlar. 10 yıl, 15 yıl, 25 yıl önce ölmüş insanlar birden seçmen oldular.
Hadi, kömür, para, altın, yiyecek yardımlarına alışmıştık da, ölü insanları kullanmak da ne oluyor? Bu nasıl bir vicdansızlıktır. Dünyadan çoktan ayrılmış olan bu insanların akrabalarını, çoluk çocuğunu üzmeye kimin hakkı var ki…
Hileyle, kandırmayla, türlü oyunlarla sonuç almak ne kadar mümkün?
Sahte olanlarla daha ne kadar yol alacağız. Seçmen sahte, zemzem suyu sahte, konuşulanlar sahte, yüzlerde ki maskeler sahte yaşanan hayatlar sahte kısacası yaşam sahte.
Bu yaşananlarla çocuklarımıza daha ne kadar yanlış örnek olmaya devam edeceğiz? Ülkemizi daha ne kadar komik duruma düşüreceğiz?
Kendimizi düşünmüyorsak, çocuklarımızı düşünelim. Yaşadığımız her sahteliğe artık yeter diyelim.
Şadan Hergüner
İstanbul, İzmir, Ankara ve Türkiye’nin her yerinde bu rezillik yaşanıyor. Ve her nedense ölü insanların seçmen olması ilk kez yaşanıyor. Ölü seçmenlerin akrabaları, daha önce böyle bir şeyle karşılaşmadıklarını söylüyorlar. 10 yıl, 15 yıl, 25 yıl önce ölmüş insanlar birden seçmen oldular.
Hadi, kömür, para, altın, yiyecek yardımlarına alışmıştık da, ölü insanları kullanmak da ne oluyor? Bu nasıl bir vicdansızlıktır. Dünyadan çoktan ayrılmış olan bu insanların akrabalarını, çoluk çocuğunu üzmeye kimin hakkı var ki…
Hileyle, kandırmayla, türlü oyunlarla sonuç almak ne kadar mümkün?
Sahte olanlarla daha ne kadar yol alacağız. Seçmen sahte, zemzem suyu sahte, konuşulanlar sahte, yüzlerde ki maskeler sahte yaşanan hayatlar sahte kısacası yaşam sahte.
Bu yaşananlarla çocuklarımıza daha ne kadar yanlış örnek olmaya devam edeceğiz? Ülkemizi daha ne kadar komik duruma düşüreceğiz?
Kendimizi düşünmüyorsak, çocuklarımızı düşünelim. Yaşadığımız her sahteliğe artık yeter diyelim.
Şadan Hergüner
Kriz... Evet son aylarda herkesin dilinde olan tek kelime. Krizle yatıyor onunla kalkıyoruz. Binlerce insan işinden çıkarıldı. Doğal olarak da onbinlerce insan çok zor durumda kaldı. Evli, iki çocuklu bir erkeğin işten çıkarılması demek, eşi de çalışmıyorsa, geçim sıkıntısına düşen 4 kişi demektir. Ülkemizin her yerinde bu sayı hızla artıyor.
Bu arada işsizler ordusunuz üyelerinden biri de benim. 4 aydır çalışmıyorum. Bu durumun zorluğunu çok iyi biliyorum. Günlerim internette kariyer ve iş ilanı olan sitelerde, uygun bir iş aramakla geçiyor. Üstelik vasıflı personel konumundayım. Ama, sonuç alamıyorum. Çünkü şirketler eleman almıyor. Alanlar da en düşük maaşı verebilecekleri kişileri arıyorlar.
Hadi iş buldun çalışıyorsun diyelim... Maaşını alabiliyor musun? Hayır. İnsanlar bir ay boyunca emekle, uğraşla çalışıyor. Ay sonu geldiğinde evine götüreceği, çoluk çocuğunun, evinin ihtiyaçlarını karşılayacağı maaşını ne yazık ki alamıyor. 3 - 4 aydır maaş alamadan çalışanlar var. Ama yine de bir işim var deyip, çalışmaya devam ediyorlar... Peki bu insanlar ne yapıyor? ne yiyiyor, ne içiyor, işine gitmek için yol parasını nerden buluyor, çocuklarını okula nasıl gönderiyor? Kocaman bir bilinmeyen...
Geçen gün herkesin ücretsiz ilan bıraktığı bir sitede iş ilanlarına bakıyordum. Okuduğum bir ilan yüreğimi acıttı, içimi yaktı. Aynen şöyle diyordu: "Acil iş arıyorum. Lütfen iş verin. Açım, var mı bunun ötesi..."
İşte Türkiye gerçeği. Biraz klasik oldu ama. Ne yazık ki durum bu. Ne kadar süreceği belli değil. Kimisi birbuçuk yıl devam edecek diyor. Kimisi, mayıs 2009 dan sonra düzelme başlayacak diyor. Kimisi de fazla abartmayalım, gelip geçecek diyor. Türk insanı olarak krizlere alışığız ya.
Herşey iyi güzel de karınları aç olan, çocuğunu doyuramayan, kirasını ödeyemeyen, sokakta kalmak durumunda olan insanlar ne yapacak? Bunu düşünen yok mu? Çok merak ediyorum.
Bu daha ne kadar gidecek. Aşsız, evsiz, barksız, parasız kalan insanlar nereye kadar dayanacak.
Hiç kimse bu durumdan korkmuyor mu? Gerçekten merak ediyorum...
Şadan Hergüner
Bu arada işsizler ordusunuz üyelerinden biri de benim. 4 aydır çalışmıyorum. Bu durumun zorluğunu çok iyi biliyorum. Günlerim internette kariyer ve iş ilanı olan sitelerde, uygun bir iş aramakla geçiyor. Üstelik vasıflı personel konumundayım. Ama, sonuç alamıyorum. Çünkü şirketler eleman almıyor. Alanlar da en düşük maaşı verebilecekleri kişileri arıyorlar.
Hadi iş buldun çalışıyorsun diyelim... Maaşını alabiliyor musun? Hayır. İnsanlar bir ay boyunca emekle, uğraşla çalışıyor. Ay sonu geldiğinde evine götüreceği, çoluk çocuğunun, evinin ihtiyaçlarını karşılayacağı maaşını ne yazık ki alamıyor. 3 - 4 aydır maaş alamadan çalışanlar var. Ama yine de bir işim var deyip, çalışmaya devam ediyorlar... Peki bu insanlar ne yapıyor? ne yiyiyor, ne içiyor, işine gitmek için yol parasını nerden buluyor, çocuklarını okula nasıl gönderiyor? Kocaman bir bilinmeyen...
Geçen gün herkesin ücretsiz ilan bıraktığı bir sitede iş ilanlarına bakıyordum. Okuduğum bir ilan yüreğimi acıttı, içimi yaktı. Aynen şöyle diyordu: "Acil iş arıyorum. Lütfen iş verin. Açım, var mı bunun ötesi..."
İşte Türkiye gerçeği. Biraz klasik oldu ama. Ne yazık ki durum bu. Ne kadar süreceği belli değil. Kimisi birbuçuk yıl devam edecek diyor. Kimisi, mayıs 2009 dan sonra düzelme başlayacak diyor. Kimisi de fazla abartmayalım, gelip geçecek diyor. Türk insanı olarak krizlere alışığız ya.
Herşey iyi güzel de karınları aç olan, çocuğunu doyuramayan, kirasını ödeyemeyen, sokakta kalmak durumunda olan insanlar ne yapacak? Bunu düşünen yok mu? Çok merak ediyorum.
Bu daha ne kadar gidecek. Aşsız, evsiz, barksız, parasız kalan insanlar nereye kadar dayanacak.
Hiç kimse bu durumdan korkmuyor mu? Gerçekten merak ediyorum...
Şadan Hergüner